Hz Musa ve Hızır kıssası . Ledün ilmi Allah'ın dilediği kullarına verdiği, olayların arkasındaki sırları ve gayb bilgilerini bilme yetisi olarak tabir edilebilir. Kehf Suresi 65. ayette Hz. Hızır'a Allah katından rahmet olarak ledün ilmi verildiğinden bahsedilir. Kıssada Hz. Hızır le Hz.
Etiketler: buzağıya tapma, büyücüler, denizin yarılması, firavun, hızır kıssası, hz hızır, hz musa, israiloğulları, mısırdan ayrılış Firavun'un Çarpık Mantığı Musa (as), Tur Dağı'nda vahiyle birlikte Rabbimiz'den büyük bir ilim almış ve Allah onu özellikle iki konuda eğitmiştir: Kader ve tevekkül.
Bu çalışmada, Kur’an’da Mûsâ-Hızır kıssası bağlamında yer alan “mecmau’l-bahreyn” ifadesi üzerine bir “Kur’an okuması” gerçekleştirilmiştir. Hz. Mûsâ ile Hz. Hızır’ın kısa süren arkadaşlıklarının başlangıç noktası kabul edilen bu ifadenin mahiyeti hakkında âlimler ihtilaf etmişlerdir. Bu
Kur’ân-ı Kerîm (18/60-82) Hz. Musa’ya dair İncil ve Tevrat’ta bulunmayan müstesna bir kıssayı bize haber vermektedir. Bu kıssa Hz. Musa’nın, “yeşil birisi” anlamına gelen Hızır ismindeki esrarlı zat ile yolculuğunu anlatmaktadır. Kıssaya göre, Allah Hızır’a rahmet ve ilm-i ledün vermiştir. Bu kıssaya benzeyen bir Hristiyan (Melek ve Keşiş) hikâyesi ile
Hz. musa ile hızır aleyhisselamın kıssası; Hz. musa'nın allah ile konuşması
jZ9e. Bir peygamber; Hz. Musa… Bir yardımcı; rivayetlere göre Yuşa… Bir azık; balık… Bir yolculuk… Bir mekân; iki denizin birleştiği yer… Kendisin Allah katından ilim verilen bir salih kul’; rivayetlere göre Hızır… İç yüzü kavranılmayan olaylar silsilesi… Ve Sabır… Ve Hikmet… Rivayetlerde bildirildiğine göre Musa Peygamber İsrâiloğulları’na hitap etmekteydi. O sırada kendisine; En bilgili kimdir?’ diye bir soru soruldu. O da En bilgili benim’ diye karşılık verdi ve bu söz üzerine Allah onu kınadı. Çünkü o, ilmi Allah’a izafe etmemişti. Ardından Allah ona; Benim iki denizin birleştiği yerde senden daha bilgili bir kulum var’ diye vahyetti. Buhari, “İlim”, 45. Yani ilk düşülecek not şu ki; ilim Allah’a izafe edilmelidir. Zira “inşallah” demediği için vahyin bir ara kesilmesiyle karşı karşıya kalan bir Hz. Peygambere şahit olmuştuk.Kehf 1823-24 Kıssadaki olayların seyri surede özet olarak şu şekilde anlatılır Yanında yol arkadaşıyla beraber bu kişiyi aramaya koyulan Hz. Musa, uzun bir yolculuktan sonra Yüce Allah’ın tarif ettiği yerde bilge kişiyi bulup kendisiyle arkadaş olmak ve ilminden istifade etmek istemiş, fakat o bilge kişiden “Sen benimle arkadaş olmaya sabredemezsin” karşılığını alınca, Hz. Musa her ne olursa olsun sabredeceğine dair ona söz vermiş ve ilim yolculuğu böylece başlamıştır. İlk yolculuklarında salih kul’, Hz. Musa ile birlikte bindikleri gemiye sebepsiz yere delmesi, Hz. Musa’nın istemsiz bir şekilde tepki vermesine neden olmuştur. Bu tepki sebebiyle daha yolun başında salih kul’, Hz. Musa’yı uyarmıştır. Hz. Musa’nın verdiği sözü hatırlamasıyla ilim yolculuğu kaldığı yerden devam etmiştir. Daha sonra salih kul’un suçsuz yere bir çocuğu öldürdüğünü gören Hz. Musa, birincisinden daha şiddetli bir şekilde salih kul’a karşı gelmiş ve yine salih kul’un uyarısıyla verdiği sözü hatırlayıp susarak yolculuklarına devam etmişlerdir. Son olarak aç ve susuz olarak uğradıkları köy halkının kendilerine yiyecek vermemelerine rağmen salih kul’un, köyde yıkık bir duvarı onarması üzerine Hz. Musa’nın bu duruma da karşı gelmesi salih kul’ açısından bardağı taşıran son damla olmuş, birilikte çıktıkları ilim yolculuğu son bulmuştur. Fakat bu yolculukta açıklanmaya ihtiyaç duyulan üç farklı olay cereyan etmiştir. salih kul’ bu olayları tek tek neden yaptığını ve bunları yaparken kendi kafasına göre harket etmediğini açıklayarak bu yol arkadaşlığını sonlandırmıştır.Kehf 1860-82 Kıssada anlatılan olayların iç yüzünü, kendi içtihadına göre değil Rabbinin bildirdiği emir ile O'nun bir rahmeti olarak yaptığını izah eden bu salih kul’un kimliği hakkında üç görüş söylene gelmiştir. Maverdi’ye göre melek; Gazali, Kurtubi, Firuzabadi, İbn-i Kesir gibi âlimlere göre nebî; Beğavi, Razi ve sufilere göre ise velîdir. Mustafa Öztürk ise Hızır karakterinin mitos/efsane olduğunu ileri sürer.[1] Seyyid Kutub ise şunları dile getirir “Kıssada salih kul’dan ilahi hikmeti temsil etmesi isteniyor. İlahi hikmette ise, yakın sonuçlara, bilinen önermelere yer yoktur. Tam tersine ortaya çıkan sonuçlar, görme kapasitesi sınırlı olan gözlerin göremediği uzak hedeflere göre değerlendirilir. Bu yüzden salih kul’un adının anılmış olmaması, temsil ettiği manevi kişiliğe uygun düşmektedir.” [2] Bütün bu görüşlerden sonra meseleyi şu şekilde ifade etmek mümkün olur “Bir hakikat ki Yüce Allah, Hz. Musa’yı, bir peygamber yahut melek olma ihtimali olan başka bir salih kul’u aracılığı ile bir imtihana ve bu imtihanla bir eğitime tabi tutmuştur. Hz. Musa yolculuk boyunca olayların sadece zahirini bilen birisi olarak itirazlarını dile getirir.” Tefsirlerde salih kul’un kimliği, buluşulan yerin neresi olduğu, ledün ilminin ne olduğu gibi konuların tartışılmasının yanı sıra çok çarpıcı çıkarımlar da bulabilmek mümkündür. Bunlardan bazılarını hatırlayacak olursak; Razi, “Tevazu, tekebbürden hayırlıdır” diyerek Hz. Musa’nın ilim/âlim karşısındaki edebine işaret eder. Beydavi, “İnsanın, sahip olduğu ilimle övünmemesini, kendince hoş olmayan şeyi hemen yadsımamasını ve zâhirde kötü gibi gözüken bir hadisede kendisinin bilmediği gizli bir incelik olabileceğini düşünmesini, sürekli olarak bilgi öğrenmesini, öğreticisine ya da öğretmenine karşı alçakgönüllü ve hürmetkâr olmasını, söylediği sözlerde edebe riayet etmesini, hata yapan kişinin hatasına dikkat çekmesini, hatada ısrar edinceye kadar onu affetmesini ve ancak ısrardan sonra onunla ilişkisini kesmesini” vurgular. Elmalılı, bu kıssada “ilim için araştırma yapmak ve yolculuğa çıkmaya bir teşvik delili ve bununla beraber ledünnî ilmin çaba harcamak ve istemekle kazanılmasının mümkün olmadığına” dikkat çeker. Görünen o ki ilim için evden çıkmak, tedbirli olmak yanına azık almak, bir yolculuğa katlanmak gerekmektedir. Yaşanacak olayların hikmeti ise ancak Allah katındandır. Yola çıkarken tercih edilen yol arkadaşının gidilecek yolun zorluğuna ve meşakkatine katlanabiliyor olması, yolculuğun selameti için çok önemlidir. Aksi takdirde yoldan haberi olmayan bir kimsenin, kişiyi yarı yolda bırakmayacağını kimse garanti edemez. Bu kıssadan öğrenebileceklerimiz; Yola çıkmak bir kararlılığı ve sabrı gerektirir. Zira yolda türlü türlü zorluk ve meşakketlerle karşılaşılabilir. Bir yola çıkan kişi yolun gereklerine göre tedbir alıp hazırlık yapmalıdır. Alim, bilgin her şeyi bilmeyebilir. Bazen alimler de başkalarından bilmediklerini öğrenebilirler. “Zira her ilim sahibinin üstünde daha iyi bilen birisi vardır.”[3] Öğrenmek için bir arayış içine girenler, bu yolda karşılaşabilecekleri bazı sıkıntıları göğüslemeyi de göze almalıdırlar. Allah kendi katımızdan ilim verdiğimiz salih kul’larımızdan bir kul” dedikten sonra bu “KUL”un kim olduğunun hiçbir önemi yoktur. Ona tabi olunur. Zira Allah, ona öğretme, geriye kalanlara da ondan öğrenme sorumluluğu yüklemiştir. Karşılaştığımız veya başımıza gelen bir olayla ilgili hemen karar vermemeli meselenin arka planında bir başka bir boyut olabileceği ihtimalini dikkate alarak “hikmeti” kayramaya gayret etmeliyiz. Zira “O, ilâhî bilgiyi pratik hayata uygulama yeteneği olan hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilmiş ise, ona gerçekten pek çok iyilik bağışlanmış demektir…”[4] Hakkında hiçbir bilgimiz olmayan şeylere sabretmekte zorlanmamız son derece normaldir. Böyle bir durumda Yüce Allah’ın öğrettiklerini kendimize rehber edinmeliyiz. Zira O, “insana bilmediğini öğretendir.” Zorlukların üstesinden gelebilme azmimizi ifade ederken “inşallah” diyerek Allah’ın olaylar ve olgular üzerindeki iradesini de hesaba katmalıyız. Sabırlı davranan ve hikmetle hareket edene hayırların kapısı açılır… Bize düşen hayırların ve hikmetin verileceği bir cehd içinde olmaktır. Bunu gerçekleştirebilene hakikat kapılarının nasıl açılacağını üstat Sezai Karakoç “Hızırla Kırk Saat” adlı çalışmasında şöyle dillendirir; “... Suyu arayan adam değil Suyun aradığı adam ol sen de Sen doğu olursan güneş sana gelecektir Sen kuşluk olursan kuş sende ötecektir.”
KEHF SURESİ 60 – 82. AYETLER Hani Musa beraberindeki gence şöyle demişti ’İki denizin birleştiği yere kadar yoluma devam edeceğim, bu yolda uzun yıllar harcamam gerekse bile! ’ Fakat iki denizin birleştiği yere vardıklarında balıkları bütünüyle akıllarından çıktı ve balık denize dalıp gözden kayboldu. / Denizde kendisine bir yol buldu. Oradan uzaklaştıktan sonra Musa beraberindeki gence ’ Öğlen azığımızı çıkar. ’’ dedi, ’ Doğrusu, bu yolculuk bizi bir hayli yordu! ’ Genç; ’ Olacak şey mi bu? ’ dedi, ’ O kıyının yanında dinlenmek için durduğumuzda, nasıl olduysa balığı unutmuşum. Bunu olsa olsa bana şeytan unutturmuş olacak! Tuhaf şey, balık nasıl da yol bulup suya ulaştı.’ Musa heyecanla, ’ Demek aradığımız yer orasıydı! ’ diye bağırdı. Bunun üzerine izleri üzerine / izlerini takip ederek gerisin geriye döndüler. Ve orada kullarımızdan bir kul buldular ki, biz ona katımızdan bir rahmet vermiş, üstün bir bağışta bulunarak bir bilgiyle, ilimle donatmıştık. Musa ona, ’ Neyin doğru olduğu konusunda sana verilen bilgiden bana da öğretmen için senin peşinden gelebilir miyim? ’ dedi. Adam; ’ Sen benimle birlikteyken olacak olanlara katlanamazsın, sen benimle birlikteliğe asla sabredemezsin. ’ dedi. ’ Çünkü iç yüzünü kavrayamadığın bir şeye nasıl sabredebilirsin? ’ Musa, ’ İnşallah / Allah dilerse, beni sabırlı biri olarak bulacaksın ve ben hiç bir konuda sana uyumsuzluk göstermeyeceğim. Hiç bir işte sana karşı gelmeyeceğim. ’ dedi. O da şöyle dedi; ’ Pekala, o halde eğer benim peşimden geleceksen yapacağım şeyler hakkında, bu hususta ben sana bir açıklamada bulununcaya kadar bana hiç bir şey sormayacaksın. ’ İkisi böylece yola koyuldular, sonunda bir kıyıya vardılar ve onları karşı kıyıya taşıyan tekneden inecekleri zaman, bilge kişi teknede bir delik açtı. Musa bunu görünce ’İçindekileri boğmak için mi onu deldin? Doğrusu çok vahim, şaşılacak bir şey yaptın! ’ diye çıkıştı. Adam, ’ Ben sana, benimle beraberliğe asla katlanamayacağını söylememiş miydim? ’ dedi. Musa, ’ Kendimi kaybettiğim / unuttuğum için beni paylama ve beni yaptığım işten dolayı zora koşma, güçlük çıkarma. ’ dedi. Yine yola koyuldular. Nihayet bir erkek çocuğuyla karşılaştıklarında adam hemen onu öldürdü. Musa bunu görünce; ’ Bir başka cana karşılık olmaksızın masum bir cana kıydın, öyle mi? Gerçekten çok korkunç bir iş yaptın sen! ’ diye çıkıştı. Adam, ’ Ben sana, benimle beraberliğe asla katlanamayacağını söylememiş miydim? ’ dedi. Musa, ’ Bundan böyle sana bir şey hakkında soru sorarsam artık benimle arkadaşlık yapmazsın. Çünkü artık benden yana yeterince özür işittin. ’ dedi. Bunun üzerine yeniden yola koyuldular. Derken, bir kasaba halkıyla karşılaştılar. Onlardan yiyecek bir şey istediler, ama bu ahali onlara konukseverce davranmaya hiç yanaşmadı. Derken, orada yıkılmaya yüz tutmuş bir duvar gördüler. Adam, hemen o duvarı onarıverdi. Musa bunu görünce; ’ Eğer dileseydin, hiç değilse yaptığın bu iş için bir ücret alabilirdin. ’ dedi. Adam, ’ İşte böylece seninle yol ayrımına gelmiş olduk.’’ dedi. ’ Şimdi sana, sabır gösteremediğin bütün o olayların iç yüzünü anlatacağım.’’ ’ O tekne, geçimini denizden sağlayan yoksul insanlara aitti. Ona hasar vermek istedim, çünkü peşlerinde her sağlam tekneye zorla el koyan bir hükümdar olduğunu biliyordum. O genç adam da, ki anası babası mümin kimselerdi, taşkınlıkları ve inkarcı eğilimleriyle onlara çok derin acılar vereceği, onları azgınlığa ve küfre sürükleyebileceği yolunda kaygı verici belirtiler görmüştük. Onu öldürürken Rablerinin o ana-babaya onun yerine ondan daha temiz karakterli ve merhamette ondan daha ileri başka bir çocuk vermesini istedik. Ve duvara gelince, duvar o kasabada yaşayan iki yetim oğlan çocuğuna aitti ve altında hukuken onların olan bir hazine gömülüydü. Onların babası dürüst ve erdemli biriydi, bunun içindir ki, Rabbin onların ergenlik çağına eriştiklerinde o hazineyi Rabbinden bir bağış olarak kazıp çıkarmalarını irade etti. Ben bütün bunları kendiliğimden, kendi görüşüme göre yapmadım. İşte senin sabır göstermediğin bu olayların gerçek anlamı / iç yüzü budur. ’ Bu bir sayfalık kıssadan bir kitaplık hisse çıkartmış Nilüfer Dinç. Onun bu kitabından bazı şeyleri çıkararak, bazı şeyleri de ekleyerek kendi görüşlerime daha yakın bir yazı çıkarmaya çalışacağım. Bir rivayete göre Hz. Musa, bir keresinde, insanların en bilgesi olduğunu iddia ettiği için Allah tarafından azarlanmış ve kendisine vahiy yoluyla, ’ iki denizin birleştiği yerde ’ yaşayan bir Allah kulunun kendisinden daha bilge olduğu bildirilmişti. Hz. Musa bu adamı bulmak yönünde ısrarlı bir istek gösterince, Allah da ona bir sepete balık koymasını ve balık kayboluncaya kadar yoluna devam etmesini emretti. Balığın kaybolması amaca erişildiğinin işareti olacaktı. Şüphe yok ki bu rivayet, bizim Kur’an kıssamıza temsili bir giriş niteliğindedir. Hem Kur’an’da, hem de rivayetlerde geçen bu balık imajı, mümkündür ki, mutlak bilgiyi, yahut ebedi hayatı simgeleyen eski bir dini sembol olsa gerektir. İki denizin birleştiği yer ifadesine gelince iki denizin iki tür bilgi kaynağını ya da bilgi akışını yani harici olay ve olgulara ilişkin gözlem ve muhakemeler yoluyla elde edilen zahiri bilgi duyularla algılanan, akıl ve muhakemeyle varılan bilgi ile mistik sezgi ve müşahedeler yoluyla elde edilen batıni bilgiyi, yani görünmeyen gizli bilgi, açığa çıkması için özel bir eğitim ve sabrı gerektiren bilgiyi simgelediği söylenebilir. Bu görüşe göre Hz. Musa’nın arayışının gerçek amacı bu iki tür bilginin buluştuğu sınıra varmaktan ibarettir. Gerçekten de ölü balığın dirilip kaçtığı, can veren bu yeri coğrafi bir mekan olarak kabul etmek ne derece yeterli olur? Orası insanın daralmış şuurunun ötesine çıktığı, diğer anlamda yeniden doğduğu özel idrak alanıdır. ’ Gördün mü! Kayaya sığındığımız sırada balığı unutmuşum.’’ Kaya, taş sembolü Kur’an’da başka yerlerde de kullanılmıştır. ’ Sonra bunun ardından kalpleriniz yine katılaştı, taş gibi hatta daha katı oldu. Çünkü taş vardır ki, içinden ırmaklar fışkırır. Taş vardır ki yarılır da içinden sular çıkar. Taş da vardır ki, Allah korkusuyla yerinden kopup düşer. Allah yaptıklarınızdan hiç bir zaman habersiz değildir.’’ Bakara suresi 74. Ayet. Onların bu sembolik balığı unutmaları, muhtemelen, insanın sık sık bilgi ve hayatın nihai kaynağının Allah olduğu gerçeğini unutmasını, yani kalplerinin taşlaşmasını ifade eden bir ima olması muhtemeldir. ’ Oradan uzaklaştıklarında Musa beraberindeki gence öğlen yemeğimizi getir, bu yolculuğumuzdan dolayı çok yorgun düştük dedi.’’ Hz. Musa aradıkları yeri geçtikten sonra yorgunluk duyar. Aradıkları yeri geçmelerinin ardından Hz. Musa’nın yorgunluk hissetmesi, fiziksel yorgunluğun ve açlığın ötesinde bir durumdur. Hz. Muhammed, ’ Hz. Musa, kendisine emredilen yeri geçinceye kadar sıkıntıya düşmemişti. ’ açıklamasında bulunmuştur. Burada gözden kaçırılmaması gereken iki nokta var. Birincisi, planın dışına çıkıldığında yaşanan ruhsal ıstıraptır. Acı ve ıstırabın insanın uyanmasına, farkındalığa ulaşmasına yönelik fonksiyonunu düşünürsek, Hz. Musa da ancak yorgunluk ve açlığının yönlendirmesiyle daha önce fark etmediği noktaya geri döner. Hakikat yolunda ilerlerken yolun üstündeki taşlar, engeller planın dışına çıkmış olduğunu fark etmeyen arayış yolundaki kişiye bir uyaran, diğer anlamda bir yol gösterendir. Unutmamak gerekir ki, insana taşıyabileceğinden daha ağır bir yük verilmemiştir. ’ Allah hiç kimseye taşıyabileceğinden daha fazlasını yüklemez.’’ Bakara Suresi 286. Ayet. Hiçbir varlığın planını altüst edici nitelikte bir ıstırapla karşılaşmayacağı, bunu karşılayabilecek bir içsel gücün herkeste mevcut olduğu bilgisini hatırdan çıkarmamak gerekir. Hz. Musa da ufak bir uyaranla planın dışına çıktığını fark eder ve geri döner. Planın dışına çıkışın sonucu hissedilen yorgunluk, fiziksel bir uyaran olarak değerlendirilebileceği gibi, ruhsal bir sıkıntı olarak da yorumlanabilir. Buna göre ikinci yorum da zahiri bilgiyle hareket eden Hz. Musa’nın, batıni bilgiyle karşılaştığında yaşadığı sıkıntı ve yorgunluktur. Şeriat bilgisiyle batıni yolda ilerlemek mümkün değildir. Allah’tan gelen aracısız bir akış olan bu bilgiyle bütünleşmek özel bir yetenek ve çabayı gerektirir. ’ Doğrusu onu sana söylememi bana ancak şeytan unutturdu.’’ Şeytan dünya üzerindeki negatif tesir planlarını ifade eder. İnsanın kendisinin yarattığı negatif düşünce formları da buna dahildir. Negatif düşünceler yoğunlaştığında bunlar adeta bir varlık gibi insan üzerinde etkileşimde bulunur. Yuşa’nın ifadesinde görüldüğü gibi şeytanın Allah’ın iradesi içerisinde kalarak, insanı aldatma, yanılgıya düşürme, geriletme, unutturma gibi fonksiyonları bulunur. Şeytanın bu fonksiyonları Kur’an’da pek çok kereler ifade edilmiştir. ’ Şayet şeytan sana unutturursa, hatırladıktan sonra kalk, o zalimler grubu ile beraber oturma. ’ En’am Suresi 68. Ayet. Şeytanın gücü sınırlı olmasına rağmen Şüphesiz şeytanın hilesi zayıftır. Nisa Suresi 76. Ayet insan sahip olduğu ilahiliği unuttuğunda onun tesiri altına girer. Şeytanın insana yolu şaşırtması, baştan çıkarması, unutuşa sürüklemesi ve insanı düştüğü gaflet anında etkisine alması bir aradadır. Bu olayda da şeytan Musa peygamberin batıni bilgiye ulaşmasını engellemek için yanındaki kişinin unutmasını sağlamış, gerçeği arayışlarına engel olmak istemiştir. İnsanın unutan bir varlık olduğu Kur’an’da pek çok kez dile getirilmiştir. Burada unutulan şeyin balık olması da dikkate değerdir. İnsan özü itibariyle ezelden sahip olduğu bilgiyi dünyaya gelirken bedenleşmeyle beraber yaşadığı daralmanın sonucu unutmuştur. Ancak varlığının derinliklerinde bu bilgi balık gömülüdür. İki denizin birleştiği yere varınca yani özüyle bağlantı kurunca bu bilgi canlanır. Birey, hakikatle temas etmeye, aslına kavuşmaya niyet ettiğinde o kapı açılır, balık suya giden yolu bulur. Görünenin bilgisi, akıl yürütmeyle elde edilebilen bilgi insanı ancak bir yere kadar getirebilir, oradan sonra ölü balık gibi insanı diriltecek uyandıracak mana denizine girmek gerekir. Kur’an’da bir çok yerde aklın önemi vurgulanır, yola akılla, muhakemeyle irtibatlı zahiri bilgiyle çıkılır. Yolun başlangıcı gösterilir ancak aklı, bilgiyi kullanmak gelişim yolunda ne kadar gerekliyse de sıra deneyüstü müteal olana geldiğinde yetersiz kalacağı aşikardır. Mevlana bu hakikati çok güzel dile getirmiştir ’ At ve üzengi, deniz kıyısına kadar gider. Ondan sonra tahtadan at gerek. Aklın seni padişah Allah kapısına getirinceye kadar iyidir, aranır ve istenir. Fakat, kapıya geldiğin zaman sen onu boşa. Çünkü, o artık senin için zararlıdır. Yolunu keser. O’na ulaşınca kendini bırak, artık senin nedenle, niçin ile ilgin kalmamıştır.’’ Musa, ’ İşte aradığımız bu idi.’’ dedi. ’ Bunun üzerine tekrar izlerini takip ederek gerisin geri döndüler.’’ Aradıkları yeri geçtiklerinin farkına vardıktan sonra izleri takip ederek geri dönmeleri yolculuklarında bir iz bırakarak ilerlediklerinin ifadesidir. İz bırakmak hakikat yolundaki sonsuz yolculukta yolu kaybetmemenin anahtarıdır. Sonsuz yolculukta her iz, bir sonrakine ışık tutmuş, yolunu kaybedenlere, yeniden başlamak isteyenlere bir adım olmuştur. Bu sebeple kendini bilme, hakikat yolunda daha öncekilerin bıraktıkları izler hem yolun seyrini, bulunduğu aşamayı takip edebilme hem de her şeyi en başından deneyimleyerek ilerlemek yerine bu yolda yürüyenlerin, yol açıcıların bilgi ve tecrübelerinden yararlanmak açısından çok değerlidir. ’ Samiri onlar için, böğürmesi olan bir buzağı heykeli çıkardı. Dediler ki; Bu hem sizin hem de Musa’nın tanrısıdır. Ama Musa unuttu.’’ Musa dedi ’ Senin derdin neydi ey Samiri? ’ Samiri dedi ’ Onların görmediklerini gördüm. Resul’ün izinden bir avuç avuçladım da onu attım. Nefsim bana böylesini hoş gösterdi. ’ Taha Suresi Ayetler ’ Resulün izinden bir avuç ’ yani öğretisinden bir tutam, ya da, onun bir kısmını aldım ve onu öğretisinin muhtevasından çıkarıp attım. Samirinin Hz. Musa’nın öğretisinden bir kısmını reddetmesi, ya da sadece bir kısmını kabul etmesi, Samirinin putperestliğe ve Allah’tan başka nesnelere ya da varlıklara tanrısal nitelikler yakıştırmaya ilişkin eğilimlerini açığa vurmaktadır. ’ Derken kullarımızdan bir kul buldular ki, biz ona katımızdan bir rahmet vermiş, kendisine tarafımızdan bir ilim öğretmiştik. ’ Kur’an, Musa peygamberin buluştuğu kulun adını açıklamamış ’ kullarımızdan bir kul ’ ifadesini kullanmıştır. Hadislerde bu esrarlı bilge kişiden ’Yeşil Adam ’ anlamında ’ el-Hazir ya da el-Hızr ’ olarak bahsedilmektedir. Bu, öyle görünüyor ki bir isimden çok bir sıfat, bir lakaptır ve bir kişiye izafe edilen bilgi ve hikmetin her zaman yeni, her zaman geçerli olduğunu ifade etmektedir. Bu husus, bizim bu kişinin şahsında, insan için varılması mümkün derinlikte kavrayış ve tecrübenin son derece derin olduğunu simgeleyen temsili bir kişilik ile karşı karşıya olduğumuzu teyit etmektedir. Kullarımızdan bir kul ifadesi, bu derin bilgiye vakıf varlıkların sayısının bir hayli olduğuna işaret etmektedir Buna göre her devirde her zaman bu özel bilgi ile donatılmış varlıklar hakikat arayışçılarına rehber olmuştur. Ayrıca isim verilmemiş olması da bu kişiden ziyade sıfatın öne çıkmasının istendiğinin göstergesidir. Hızır’ın yaptığı hareketlerin nedenlerini açıkladıktan sonra ’ Bunları ben kendi görüşüme göre yapmadım ’ sözü de göksel bağını ifade eder. Bu kişinin kimliğinin saklı tutulmasının diğer bir nedeni de bunun, peygamberlerin getirdiği gibi herkese açık ve davet eden bir bilgi değil sadece bu konuda arayışı olan kimselere yönelik olmasıdır. Musa ona, ’ Sana öğretilen bilgilerden bana, doğruya iletici bir bilgi öğretmen için sana tabi olayım mı ? ’ dedi. Peygamberlik en üst makam kabul edilirken nasıl olur da bir kul ona ilim öğretebilir? Ama aslında bir peygamberin bile bilgi arayışını bırakmaması insanlara verilebilecek en önemli mesajlardan biridir. İnsanın sahip olduğu bilginin her zaman bir üstünün var olacağı Kur’an’da açıkça dile getirilmiştir. ’ Biz dilediğimiz kimsenin derecelerini yükseltiriz. Her ilim sahibinin üstünde daha iyi bir bilen vardır. ’ Yusuf Suresi 76. Ayet Başı sonu olmayan bilgiye tümüyle erişmeyi beklemenin bir hayalden öteye gitmeyeceği açıktır. Kıssada buna sahip olmak için peygamberliğin de yetmeyebileceği vurgulanmıştır. Her şeyin olduğu gibi bilginin de tekamül yolunda pozitif yönü olduğu gibi negatif yönü de vardır. Burada kastedilen bilgi, sadece bir bilgi hamallığı yaratan bilgi değildir. Bu uykuyu daha da derinleştirir. Sadece uygulanan bilgi bir şuur genişlemesine sebep olabilir. Yalnızca zihinsel bir doyuma ulaştıran bilgi, teoride kalmış olmanın ötesinde varlığa da bir zaman sonra yük olacaktır. O yüzden derece derece ilerlemenin önemi burada karşımıza çıkar. Bilgiyi sindire sindire, hayatın içinde yaşayarak ilerlemeyle ancak bir üst idrak alanına çıkmak mümkün olabilir. Derece derece ilerleme, varlığın aldığı bilgilerin uygulamasını yapabilmek için gerekli sentez ve analiz zamanını sağlayan bir yasadır. İster edinim yoluyla olsun, ister içimizin derinliklerinden farkındalık alanımıza taşan bir ilham, sezgi olsun her türlü bilgi ve anlayışın yolculuğunda kısa bir dinlenme yeri olduğunu unutmamak gerekir. Bilginin sonsuzluğunun diğer bir yönü de batıni – zahiri mananın varolmasıdır. Batıni mananın varlığı zahirinin değerini azaltmayacağı gibi bunlar durum ve zamana göre de yer değiştirir. İnsanın tekamülüyle birlikte her devrin zahiri manasının çapı da artacaktır. Aynı zamanda bir batini mana daha derin bir anlayışa ulaşmış bir kişi için zahiri olacaktır. İbrahim Halveti bu konuyu özetleyen şöyle bir benzetme yapmıştır ’ Elimize aldığımız soğanın dışındaki kabuk zahir, onun altındaki batındır. Üst kabuğu soyduğumuzda onun altındaki zahir olacak, batın vasfı daha da alttaki kabuğa intikal edecektir. Bu hal, soymayı devam ettiğimiz sürece uzar gider. ’ işte kainattaki zahir – batın olayı da böylesine izafi bir karakter taşır. Diğer önemli bir nokta da bu kulun Musa peygamber dahil hiç kimse tarafından bilinmemesidir. Bilginin kimde olduğu görünüşe, zamana, mekana göre değerlendirildiğinde yanıltıcı olabileceği çok açıktır. Musa peygamberin Hızır’dan haberi ancak bir soru neticesinde olmuştur. Ama Hızır’ın Hz. Musa’dan haberi vardır. Yukarının eli her zaman yeryüzündedir, ancak Yukarısı perdeyi kaldırmalıdır ki Hz. Musa’nın haberi olsun. Adam şöyle dedi; ’ Doğrusu sen benimle beraberliğe asla sabredemezsin. İç yüzünü kavrayamadığın bir şeye nasıl sabredebilirsin? ’ Sabır, kelime anlamı olarak haksız ve üzücü bir duruma karşı tahammül gösterme ya da bir şeyin olmasını telaş göstermeden bekleme demektir. Ancak burada Hz. Musa’dan kelime anlamının ötesinde bir sabır beklendiğini görüyoruz. Sabır gösterebilmek için anlayabilme, onaylayabilme ihtiyacı hissediyor Hz. Musa. Oysa burada asla anlaşılamayan hatta mantık dışı, etik olmayan şeylere karşı bir sabır gösterilmesi bekleniyor. Sabır bir dış baskıya karşı tevekkül diyebileceğimiz bir duruştur. En basit ifadeyle bize acı, kötü, adaletsiz gelenin bir üst plandaki görünümünün bambaşka olduğu bilgisine vakıf olmayı gerektirir. Basit bir teslim oluş ya da kadere razı oluştan öte şuurlu bir sabırla yürümesi gerekiyor Hz. Musa’nın. Sabrın ancak insan nefsinin üstüne çıkabildiği noktada mümkün olabileceği, Kur’an’da da dile getirilmiştir. ’ Şüphesiz insan çok hırslı ve sabırsız olarak yaratılmıştır.’’ Mearic Suresi 19. Ayet Sabrın sadece bir dayanma gücü, bağrına taş basma ya da oluruna bırakma olmadığının diğer bir ifadesi de de Enfal Suresi 66. Ayette karşımıza çıkar; Allah sabredenlerle beraberdir.’’ Yaratılışından dolayı sabırsız olan insan ancak bilgiyle, kendi üzerinde çalışmasıyla, hakikati arayışla buna ulaşabilir ve ’ Allah’ın onunla beraber olması ’ bu yolda ruhsal yardımın yanında olacağını ifade eder. Hz. Musa da algı ve tasavvurunun ötesindeki olguları tam anlamıyla kavrayamaz ve nefsine hakimiyetini kaybederek sabırsızlık gösterir. Razi’ye göre Hz. Musa gibi bir peygamberin bile eşyanın nihai gerçeğini bütünüyle kavrayamadığına ve daha genel bir ifadeyle, insanın olağan koşullarda daha önce tecrübe ve müşahede etmediği türden bir olguyla karşılaştığında içine düştüğü itidal ve kavrayış eksikliğine işaret edilmektedir. ’ Tecrübe olarak kuşatamayacağın, iç yüzünü kavrayamayacağın şeye nasıl sabredebilirsin? ’ ayeti, Hz. Musa’nın sonraki tecrübelerinden de anlaşılacağı gibi görünüşle gerçekliğin her zaman çakışmadığını ima etmekte ve bunun da ötesinde ince bir üslupla, insanın kendi entelektüel / zihni tecrübelerinde en azından öğeleri, unsurları itibarıyla, bir eşdeğeri, bir karşılığı olmayan şeyleri bütün gerçeğiyle hiç bir zaman kavrayamayacağı, gözünde canlandıramayacağı yolundaki derin gerçeği dile getirmektedir. Kur’an’ın insanın algı ve tasavvur alanının ötesinde kalan hususlarda gayb mesajını mecaz ve temsillerle ifade etmesi de bu yüzdendir. Hızır yolculuğun sonunda kötü görünen hareketlerinin arkasındaki gerçeği açıklar ancak bunu yaparken yine zahiri anlamı kullanır. Buradan hareketle yolculukta Hızır’ın kötü görünen şeyleri iyiye çevirdiği ya da sonuçları kötü olacağı için olaylara müdahale ettiği yönünde değerlendirmek doyurucu bir açıklama olabilir mi? En vurucu öğe gibi görünen, genci öldürmesine gerekçe olarak ileride ailesine yaşatacağı sıkıntıların önüne geçme açıklaması ele alındığında, bir bakış açısıyla Hızır’ın hata düzelttiğini düşünmemiz gerekir. Buradan da o çocuğun hiç dünyaya gelmemesinin daha doğru olacağı itirazı çıkar ki, bu da bu bakış açısının doğal sonucudur. O zaman bunun üzerinde biraz daha düşünmek gerekir. Hızır sadece kritik anlarda, olağanüstü durumlarda ortaya çıkıp olaylara müdahale etmiyor. O bir ilkeyi, evrensel bir yasayı temsil ediyor. Hızır aslında dünyadaki işlerin nasıl ve niye meydana geldiğinin küçük bir örneklemesini yaşatıyor Hz. Musa’ya. Bu her zaman fiziksel bir bedenle ortaya çıkıp olayların gidişatına müdahale değil, bizzat olayların oluş yöntemidir. Yani o bizim iyi, kötü, mutluluk, ıstırap veren diye olayların içine gömüldüğümüz, sadece akıl, duygu, ahlak çerçevesinden baktığımız şeylerin arka planından küçük bir kesit sunarak yasanın nasıl işlediğini anlatır bizlere. Burada başka önemli bir noktayı da dikkate almak gerekir. İyi – kötü, ıstırap – mutluluk şeklinde değerlendirdiğimiz olguların bir mizansenden ibaret olduğu gerçeği. Aslında Hz. Musa’dan beklenen Hızır’ın sahip olduğu bir sebep – sonuç ilişkisi bilgisine erişmesi değildir. O da şöyle dedi; ’ O halde eğer bana tabi olacaksan ben sana söylemedikçe hiç bir şey hakkında bana soru sormayacaksın. ’ Bilgiye ulaşmanın, öğrenmenin yolu öncelikle soru sormaktan geçtiği halde Hızır, ilmini öğretmek için Hz. Musa’ya ’ soru sormaması ’ şartını koşar. Hz. Musa burada öğrenme yolundaki önemli derslerden biriyle karşılaşır. Allah ve Allah’ın ilmi ile ilgili olan bilgi salt akılla öğrenilen bir bilgi olmadığı için, soru sormak, irdelemek hakikatten uzaklaştıracaktır. Bu bilgi bizzat hayat yolculuğu içinde sabırla, yaşayarak öğrenilmesi gereken bir bilgidir. Hızır’ın ben sana açıklayıncaya kadar sorma diyerek Musa Peygambere sabrı telkin etmesi, zihinle, akılla kavranamayacak bu bilgiyi ancak yaşayarak öğrenebilmesi için bir zamana ihtiyacı olduğunu da ifade eder. Bilginin hazmedilmesi için zamana ihtiyaç vardır. Bu suretle zihnin tek düze, sıradan yorumlardan kaçınması gerekir. Zihni çıkarımlar, yargılarda bulunmak, felsefi tartışmalarla oyalanmak en büyük engellerdendir. Bilgi ve farkındalığın çok ötesine geçilmesi durumlarında bu duruma uyum sağlanamayabilir ve bu da öğretim sürecinin sonlanmasına neden olur. Hızır ile Musa peygamberin ayrılması da bu nedenle meydana gelmiştir. Zamansız verilen bilgi yarardan çok zarar getirebilir, hakikat yolunun başındaki biri için sarsıcı, belki de yoldan çıkarıcı mahiyette bir deneyim olabilir. O genç adamda, ki anası babası mümin kimselerdi, taşkınlıkları ve inkarcı eğilimleriyle onlara çok derin acılar vereceği yolunda kaygı verici belirtiler görmüştük. Onu öldürürken Rablerinin o ana-babaya onun yerine ondan daha temiz karakterli ve merhamette ondan daha ileri başka bir çocuk vermesini istedik. Ben bütün bunları kendiliğimden yapmadım.’’ Yani oğlan günahsız değildi, anasını-babasını da inkar ve azgınlığın kuşatması altına almak üzere idi. Bilge kişinin ifade ettiği kaygı verici belirtiler yoluyla yahut iş sezgi yoluyla varılmış pozitif bilgiyle eş anlamlıdır. Oğlan inkar ve azgınlığa öyle eğilimli idi ki, sağ kalırsa ileride ana babasını da azıtacak, onları da inkara sevk edecek idi. Halbuki o ana babanın imanlarındaki içtenliği Allah tarafından böyle bir kötülükten korunmaya layık ve onun çocuk iken ölmesi hepsi hakkında hayırlı idi. Hem oğlanın yüzünden görecekleri kötülükten kurtulacaklar, hem de onun ölümüyle duyacakları acıya karşılık, daha sevimli bir çocuk elde edebileceklerdi. Ancak bu olayda dikkate değer başka noktaların da olması gerekir. Oğlanın inkar ve azgınlığı, nihayet gelecekte olacak bir gerçektir. Bilge, onun o zamandaki ve gelecekteki bütün gizliliklerini ve sırlarını bilmiş de olsa, bir çocuk şöyle dursun, aklen olgunlaşmış bir insanı bile, ileride yapacağı şeyden dolayı öldürmek kuşku yok ki dine aykırıdır. Hz. Ömer, Mugire’nin kölesini görünce ’ Bu beni öldürecek ’ demiş, kendisinin katili olacağını bilmiş idi. ’ Öyle ise niçin bırakıyorsun ey müminlerin başkanı? ’ dediklerinde ’ Ne yapayım, henüz bir şey yapmamıştır ve dine göre sırf kalbindeki, aklındaki bir düşünceden dolayı hesaba çekilip cezalandırılamaz.’ dedi ve dediği gibi ertesi gün şehit oldu. Şu halde Bilgenin öldürdüğü kişi hakkındaki hüküm , hakikat ve din arasında bir ayrılık noktası oluşturmaz mı ? Ve Hz. Musa bu yorumu nasıl yeterli bulur? Dinin gerçeği Allah’ın emirleridir. Bilge bunu kendiliğinden değil, Allah’ın emriyle yaptığını söylemiş, Hz. Musa’nın o yoruma karşı çıkmamasına da neden bu olmuştur. Çünkü bu şekilde bilge özel durumlar için özel ilahi bir yasa ile görevli olduğunu anlatmış demektir. Dolayısıyla o çocuk hakkında uyguladığı öldürme hükmü, genel kurallara ters olmakla birlikte, özel bir yol olmuş olur. Üç olaydan üçü de, bilgenin hem bilgi tarzında, hem eylem tarzında başka bir özellik göstermektedir. Bilge açısından bakıldığı zaman, onun bilgisinin varlıkların arka planını gören, gelecekteki kaderini ve geçmişteki gizliliklerini, görünen durumu gibi bilivermekte olduğu anlaşılıyor. Yapılan işler açısından bakıldığı zaman, yaptığı şeyler, yaratılmıştan Hakka doğru giden fiiller değil, Yüce Allah’tan yaratılmışa doğru giden fiillerdir. Dolayısıyla Hızır, Hz. Musa gibi halkı Hakka götürmekle görevli değil, Yüce Allah tarafından halka olan kaderlerin uygulanmasına görevli demektir. Dinen güzel veya çirkin olma açısından bakıldığı zaman bilge kişinin fiilleri, göze görünmeyen, gizli, kapalı nedenlere dayandığı için, dıştan çirkin ve hikmetsiz görünüyor. Hz. Musa, onun bilgisindeki özelliği daha önce Yüce Allah’tan haber almış ve ondan öğrenmeye gelmişti. Gördüğü örnek ise ona dini ve ameli yönden kendisinin görevlerine uymayan ve bununla beraber karşı çıkmaya da hak vermeyen özellikler bulunduğunu öğrenmiş ve bunun üzerine aralarındaki ayrılığın normal olduğu anlaşılmıştır. Demek ki, Hz. Musa, bilgisini insanlara bildirmek ve açıklamakla görevli azim sahibi bir peygamber olduğu halde Bilge, bilgisini bildirmekle görevli değil, uygulamakla görevli idi. Yaptığı her şeyi yüksek bir gerçeklik bilincinin, yani onun eşyanın dış görünüşünün ötesindeki gerçeklikle temasını sağlayan ve onu Allah’ın akıl erdirilemez planının bilinçli bir parçası haline sokan derinliğine kavrayış ve sezginin sevkiyle yapmış olduğunu ima ediyor. Kur’an’ın ayetleriyle konuyu biraz daha açalım. ’ Andolsun ki, Biz kendilerinden öncekileri de sınadık, o halde bugün yaşayanlarda sınanacak ve elbette Allah, doğru davrananları ortaya çıkaracak ve yalancıların da kimler olduğunu gösterecektir. ’ Ankebut Suresi 3. Ayet Yüce Allah’ın var kılınan bir şeyi bilmesi ve, o şeyin var olduğu zamanda ve önce ve sonra olduğu gibi aynı şekildedir. Fakat şunu da unutmamak gerekir ki, burada ’bilecek’’ demekten maksat, nedenden söz edip, aslında sonuca dikkat çekmektir. İmtihan eder gibi, kesin ortaya koyacak ve meydana çıkaracak da, onu ödüllendirecek veya ceza verecek demektir. Yüce Allah bizi niçin ödüllendireceğini veya azap edeceğini biliyor ama biz niçin ödüllendirileceğimizi veya azaba uğrayacağımızı ancak yapıp ettiklerimiz bize gösterildiğinde ahirette öğrenebileceğiz. Yüce Allah’ın imtihan yoluyla bilmesi, şimdiki zamanda bilmesi anlamındadır ve bu yolla O, inanma konusunda dürüst olanlarla, bu konuda yalancı olanları seçip ayırır. İnsanların sevap elde etmeleri ya da cezalandırılmaları buna dayanır. Aynı şekilde bu ayetin anlamının ’ Onları ayırt etmek için veya onlara hak ettiklerini vermek için ’ şeklinde olduğu da söylenmiştir. Kehf Suresi 81. Ayette öldürülen kişinin azgınlık ve inkar içinde olduğunun bilindiği söyleniyor. Ankebut Suresi 3. Ayette ise iman ettik diyenlerin imtihana çekileceklerinden bahsediliyor. Allah iman etmeyip azgınlık ve inkar içinde kalan nice kavimleri yok etmiştir. ’ Göklerin ve yerin bütün orduları Allah’ındır. Ve Allah, güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir. ’ Fetih Suresi 7. Ayet. Bu Allah’ın hem rahmet orduları hem de azap orduları bulunduğuna dikkat çekmedir. ’ Onların her birini günahlarından dolayı hesaba çektik. Kiminin tepesinde ölümcül fırtınalar estirdik, kimini ani bir kasırga yok etti, kimisini yerin dibine geçirdik ve kimisi de suda boğulup gitti. Onlara haksızlık yapan Allah değildi. Onlar kendi kendilerine haksızlık yapıyorlardı. ’ Ankebut Suresi 40. Ayet. ’ O zulmedenlere gelince, onları Allah katından cezalandırıcı bağırış yakalayıverdi de kendi evlerinde cansız olarak yığılıp kaldılar. Sanki daha önce orada hiç yaşamamışlar gibi. ’ Hud Suresi 67. Ayet. ’ Allah, insanların bazısını bazısıyla savuşturmamış olsaydı yeryüzü fesada uğrardı. ’ Bakara Suresi 251. Ayet. ’Allah insanları birbirine karşı savunmasız bıraksaydı, şüphesiz o zaman içlerinde Allah’ın isminin çokça anıldığı manastırlar, kiliseler, havralar, mescitler çoktan yıkılıp gitmiş olurdu ve muhakkak ki Allah, O’nun davasına arka çıkanlara yardım edecektir. Çünkü Allah, her şeyi hükmü altında tutan en yüce iktidar sahibidir. ’ Hac Suresi 40. Ayet. Allah insanları irade sahibi olarak yaratmıştır ve böyle yaratması, O’nun rahmet ve kudretinin ta kendisidir. Fakat bu iradeler serbest bırakılır da birbirleriyle dengelenip düzenlenmez ve hiç bir engele rastlamazlarsa, o zaman çalışma zahmetine katlanılmaz, önüne geleni çiğnemeye çalışır. Savunma ve karşı koyma olmayınca da ölçü ve sınır tanımama, yolların en kestirmesi ve en doğrusuymuş gibi oluverir. O zaman da insan adına bir şey kalmaz, yeryüzünün düzeni yok olur. Fakat Allah bütün alemlere ve özellikle akıl sahibi varlıklar dünyasına eksiksiz bir iyilik ve lütuf sahibidir. Bundan ötürü bozgunculuğa razı olmaz. O, yeryüzünü bayındır hale getirecek insanları lütuf ve ikramlarıyla yaşatacak, yüksek konumlara erdirecektir. Bu nedenle bozgunculuğun geleceği yoktur, Allah’ın dilediği ise barış ve düzenliliktir. Dolayısıyla barış ve düzenin bozgunculuğu savuşturması için, barış ve hayırdan yana olanların, bozgunculuk ve kötülükten yana olanları savuşturması gerekmektedir. Zaten karşı koyma ve savuşturma olgusu, bütün evrende geçerli olan ve doğru, hak bir yasadır. ’ Mümkündür ki nefret ettiğiniz bir şey sizin için iyi olabilir ve yine mümkündür ki hoşlandığınız bir şey sizin için kötü olabilir. Allah bilir, ama siz bilmezsiniz. ’ Bakara Suresi 216. Ayet. Mümkündür ki hayrımıza zannettiğimiz bir şey zararımıza, zararımıza zannettiğimiz bir şey de hayrımıza olabilir. Hızır fakirlerin gemisini kurtardı, salih anne babayı kurtardı, yetim çocukların geleceğini kurtardı. Ama bunların olduğu anlarda, fakirler gemilerinin tahrip olması nedeniyle çok üzüldüler. Bir anne-baba evlat acısı yaşadı. Yetim çocuklar büyüyünceye kadar sıkıntı içinde kalmaya devam ettiler. Gündelik hayatın içinde sıklıkla kullanılan ’ Her şeyde bir hayır vardır ’ sözü temel bir gerçeğin ifadesidir. Hz. Musa ve Bilge Adam kıssasından çıkaracağımız en basit gerçekliktir bu. Ne kadar karanlık bir tabloyla karşılaşsak da aslında evrendeki ahenk ve dengenin bozulmasına imkan olmadığının bilgisidir. Hz. Musa Hızır’a serzenişte bulunurken, kendi akıl yürütmesiyle iyi-kötü çerçevesinde olayı ele alır. Hızır ise bilgisine göre hareket eder. Görünenin arkasında görünmeyen etkilerin olduğunun, duyulara güvenerek yargılarda bulunmanın eksik olduğunun dersini verir. Bilgi ile davranışın, vicdan ve sevgiyle davranıştan üstünlüğünü gözler önüne serer. Muhakkak ki, insan aklımızla bu kıssaların tam olarak açıklamasını yapamayız. Muhakkak ki dikkatimizden kaçan daha bir çok nokta var. Gemiyle bir kıyıdan diğerine geçmek ve gemiyi delmek, tarihte, gemileri yakmak, yani geri dönüşü olmayan yola girmek deyimini hatırlatıyor. Yıkılmak üzere olan bir duvarı onarmak da bazı bilgilerin açığa çıkmasının daha zamanı olduğunu işaret ediyor olabilir mi acaba? Hızır genç çocukla karşılaştığında onu nasıl öldürdü. Ölümüne sebep olacak bir olay mı yarattı yoksa bıçakla boğazını mı kesti. Kasaba halkından yiyecek istediler. Hz. İbrahim’in bir kıssasında insan kılığında gelen melekler kendilerine sunulan yemekleri yememişlerdi. Hz. İsa’nın Allah’ın oğlu olduğu iddiasına Yüce Allah ’ o ve annesi yemek yiyorlardı ’ demiyor muydu. Oğlan çocuğundan bahsederken Hızır onda kaygı verici belirtiler gördüm demiyor, görmüştük diyor, çoğul konuşuyor. Bu kıssada kafamızı yormamız gereken daha çok dersler olduğuna inanıyorum. ’ Muhakkak ki, ölüm tehlikesiyle ve açlıkla, dünya malının, canın ve alın teri ürünlerin kaybı ile sizi sınayacağız. Ama zorluklara karşı sabredenlere iyi haberler müjdele. Onların başına bir musibet gelince, ’ Doğrusu biz Allah’a aitiz ve muhakkak O’na döneceğiz! ’ derler. İşte Rablerinin nimetleri ve lütfu onlar içindir ve doğru yol üzerinde olanlar işte onlardır.’’ Bakara Suresi Ayetler.
Saîd bin Cübeyr radıyallahu anh şöyle anlatıyor İbni Abbas radıyallahu anhe, Nevf Bekkâlî Hızır aleyhisselâm ile arkadaşlık etmiş olan Musa’nın israil Oğullarına peygamber olarak gönderilen Musa olmadığını söylüyor, dedim de; — İbni Âbbas radıyallahu anh Yalan söylemiş, Allah’ın düşmanı! dedi Zira Ubeyy bin Kâ’b radıyallahu anh bana Peygamber aleyhisselâmı şöyle buyururken işittiğini anlatmıştır Musa aleyhisselâm israil Oğulları arasında hutbe irad etmeye çıktı. Dinleyicilerden birisi kendisine — İnsanların en âlimi kimdir? diye sordu. Musa aleyhisselâm da — Ben! diye cevap verdi. îlmi kendisine nisbet edip en âlim olanın Allah olduğunu söylememesi sebebiyle Allahü Teâlâ kendisini kınayıp şöyle vahyetti — Benim iki denizin birleştiği noktada bir kulum vardır ki, o senden daha âlimdir! Musa aleyhisselâm — Ey Rabbim, bu senin daha bilgili olan kuluna nasıl ulaşırım? diye sordu. Allahü Teâlâ — Bir balık alıp zenbile koyar ve beraber yola çıkarsın. Balık nerede zenbilden çıkıp kaybolursa, o kimseyle buluşacağın yer işte orasıdır, buyurdu. Musa aleyhisselâm zenbile bir balık koyup kendisine yardımcılık etmekte bulunan Yuşa bin Nün ismindeki genç ile beraber yola çıktı. Bir kayaya geldikleri zaman ikisi de o kayarın gölgesinde yatıp uyudular. Zenbildeki balık canlanıp çıktı, denize daldı ve denizdeki bir deliğe doğru yolunu tuttu. Allahü Teâlâ da suyun akıntısını durdurdu. Balık su üzerine bina kemeri gibi olmuştu. Bir rivayette ise Kayanın dibinde hayat» adı verilen bir pınar vardır ki, bunun suyu her hangi cansız bir şeye dokunursa, o şey hemen hayat bulur, canlanırdı, işte bu pınarın suyundan balığa isabet etmiş, bunun neticesi olarak da balık canlanarak zenbilden çıkıp denize dalmıştı. Musa aleyhîsselâm uykudan uyanınca arkadaşı genç, balığın denize fırladığı , hadisesini kendisine bildirmeyi unutmuştu. Tekrar gündüz ve gecelerin kalan kısmında yollarına devam ettiler. Ertesi gün kuşluk zamanı olunca Musa aleyhisselâm hizmetçisi delikanlıya — Yemeğimizi getir de yiyelim. Zira bu yolculuğumuzdan dolayı çok yorulduk, dedi. Allahü Teâlâ’nın gitmelerini emrettiği yeri geçtikten sonra ancak yorgunluk duymaya başlamıştı. Musa aleyhisselâmın hizmetçini genç — Gördün mü, kayaya sığındığımızda ben balık hadisesini unuttum. Bunu hatırlamayı şeytandan başkası unutturmadı bana. Balık şaşılacak bir şekilde denizde yol aldı. Girdap gibi bir yol meydana geldi, dedi Bu balık için bir girdap, Musa ve genç için ise şaşılacak bir şey olmuştu. Musa aleyhisselâm balığın suya atladığını dinleyince, arkadaşı gence — İşte aradığım bu idi, dedi. Ve izleri hakkında anlatarak geldikleri izi takip suretiyle geriye döndüler. Kayaya vardıkları zaman orada elbisesine bürünerek yatan bir adamla karşılaştılar. Bu adam Hızır aleyhisselâm idi. Musa aleyhisselâm kendisine selâm verdi. Hızır — Memleketinden bana selâmla nereden? diye sordu. Musa aleyhisselâm — Ben Musa’yım, diye cevap verdi. Hızır aleyhisselâm — İsrail Oğullarının Musa’sı mı? diye sordu. Musa aleyhisselâm — Evet, sana doğru olarak bildirilmiş olan ilimlerden bir şeyler öğretesin diye sana geldim, dedi. Hızır aleyhisselâm — Fakat senin asla benimle sabretmeye gücün yetmez, ey Musa! Bende Allah’ın bana verip de senin bilmediğin bir ilim vardır. Sende de Allah’ın sana öğretip benim bilmediğim bir ilim vardır, diye karşılıkta bulundu. Musa aleyhisselâm — İnşallah beni sabredenlerden bulacaksın, sana hiç bir hususta itaatsizlik etmeyeceğim, diye cevap verdi. Hızır aleyhisselâm — Eğer beni takip edeceksen, ben sana anlatıncaya kadar her hangi bir şeyden sormayacaksın, dedi. Böylece ikisi deniz kenarında yürüyerek yola çıktılar ve bir gemiye rastladılar. Gemiye binmek için gemidekilerle konuştular. Gemidekiler Hızır aleyhisselâmı tanıyınca ücretsiz olarak kendilerini gemiye aldılar. Gemiye bindikleri vakit, Musa aleyhisselâmın ilk karşılaştığı, şey, Hızır aleyhisselâmın bir keserle geminin dibinden bir parçayı keserek delik açması oldu. Bunun üzerine Musa aleyhisselâm — Bu adamlar bizi ücretsiz olarak gemilerine aldılar. Sen ise gemilerine insanlar boğulsun diye delik açtın, çok kötü bir iş yaptın, dedi. Hızır aleyhisselâm — Ben sana, benimle sabredemezsin, demedim mi? diye karşılık verdi. Musa aleyhisselam — Unuttum, beni suçlama ve seninle olan arkadaşlığımızda bana güçlük gösterme! diyerek afv diledi Musa aleyhisselâmın bu ilk itirazı hakikaten unutmaktan dolayı meydana gelmişti. Sonra bir serçe gelip geminin ucuna kondu ve gagası ile denizden bir damla su aldı. Bunun üzerine Hızır aleyhisselam, Musa aleyhisselâma — Allah’ın ilminde, benimle senin ilmin şu serçenin gagası ile denizden alıp eksilttiği miktar gibidir, dedi. Bir süre sonra ikisi de gemiden çıktılar. Sahilde yürürlerken Hızır aleyhisselam arkadaşları ile oynamakta olan bir genç gördü ve hemen eli ile onun başını koparıp genci öldürdü. Musa aleyhisselam yine sabredemedi ve Hızır aleyhisselâma — Bir can karşılığı olmadan bir cana kıydın, çok kötü bir iş yaptın! dedi. Hızır — Ben sana demedimmi ki, sen benimle sabredemezsin! Diye söyledi. Musa aleyhisselâm — Artık bundan sonra bir itirazda bulunursam, beni arkadaşlıktan uzaklaştır. Çünkü iki defa özrümü kabul etmiş oldun, dedi. Yine yollarına devam ettiler. Bir kasabaya gelince, halkından yemek istediler. Kasaba halkı ise onları misafir olarak kabul etmek istemediler ve bir ikramda bulunmadılar. Bu esnada kasaba içerisinde yıkılmaya yüz tutmuş bir duvar gördüler. Hızır aleyhisselam eli ile bu duvarı doğrulttu ve tamir etti. Musa aleyhisselam yine dayanamadı ve — Bunlar öyle bir halk ki kendilerine gelip bizi misafir etmelerini ve doyurmalarını istediğimiz halde bunu kabul etmediler. Sen ise onlara yardım olsun diye yıkılmaya yüz tutmuş duvarlarını düzelttin, isteseydin bunun karşılığını alırdın, dedi. Bunun üzerine Hızır aleyhisselam, Hazreti Musa’ya — Bu artık ayrılışımız demektir. Sabredemediğin hadiselerin hakikatini sana anlatacağım, dedi. Peygamber aleyhisselam bunu anlattıktan sonra buyurdu ki — Musa aleyhisselâmın sabretmesini arzu ederdik ki, Allahü Teala bize aralarında geçecek olan diğer şeyleri de anlatsın. Hızır aleyhisselâm Musa aleyhisselâma o hadiselerin hakikatini ise şöyle anlattı — Evvelâ gemi denizde çalışan bir takım biçarelerin idi. Ben o gemiyi ayıplandırmak ona bir kusur yapmak istedim ki, ötelerinde zalim bir hükümdar vardı da, o, her sağlam gemiyi sahiplerinden gasbedip alıyordu. Böylece onların gemisini bu gasbden kurtarmak için iki şerden ehven olanını seçtim ve onlara bir nevi yardımda bulundum. İkincisi, o oğlan masum görünüşüne rağmen azgın bir kâfir idi ve ileride azgınlığını artırarak mümin olan anne ve babasını da küfre bürümek tehdidi vardı. Böylece onu bu hale gelmeden öldürdük ki anne ve babasının imanına zarar vermesin ve ona bedel olarak da Allahü Teala ikisine hayırlı bir evladı bedel versin. Çünkü böyle bir hayırlı bedele kavuşmaları ancak onun ölümüne bağlı idi. Rivayete göre, o anne ve babaya bedel olarak Allahü Teala bir kız çocuğu vermiş ve bu kız peygamber annesi olmuş ve o Peygamberin eliyle ümmetlerden bir ümmet hidayete ermiştir. Üçüncüsü, o şehirdeki yıkık duvar iki yetim oğlanın idi. Onun altında onlar için saklanmış bir define vardı ve babaları da salih bir zât idi. Onun için Rabbin irade buyurdu ki ikisi de olgunluk çağlarına ersinler ve definelerini çıkarsınlar. Bunlar büyümeden duvar yıkılsa idi, o defineyi başkaları bulacak ve zayi olacaktı. Hep bunlar Rabbinden bir rahmet olarak yapılmıştır. Ben onu, o yaptıklarımı kendi emrimden yapmadım. Bu bir vazifem idi. İşte senin sabra dayanamadığın şeylerin hakikati budur. Buharî, Müslim, Tirmizî
9+ kanatın bu kadar vıcık vıcık olması bence yeter. Biraz ciddi şeyler konuşalım. Fon Kuran'daki kıssaları ayrı bir severim. Okumaktan çok keyif aldığım kuran pasajları genelde bu kuran kıssalarından oluşuyor. hz. musa ve hz. hızır kıssası da benim için önemli kıssalardan bir tanesidir. yanlış hatırlamıyorsam Hz. Hızır Kuran'ın başka bir yerinde de geçmiyor. Geçiyorsa unutmuşum demektir düzeltiniz. Kuran kıssaları gerçekten çok işlevsel olan, aslında son derece spesifik içeriklerin de olabildiği ve boşuna kitaba yazılmamış anlatılardır. içeriğinde büyük deryalar vardır ve epey de hacimli kıssalardır. Bu kıssa da son derece kısa olmakla beraber önemli bir mesaj içeriyor. Genel olarak islam kültüründe Hızır kıssasının esas niyetini anlamak ve hayata geçirmek yerine biz olayın kahramanı bir mite dönüştürüp uçup kaçan, insanlara yardımda bulunan mitolojik bir kahramana dönüştürmüşüz maalesef. Bunun olmasının asıl sebebi islamiyetin yayıldığı topraklarda benzer karakterlerin mit olarak mevcut olmasından da kaynaklanıyor olabilir. Zaten bilinen anlatılan bir mit ile islam dini karşılaştırıldığında bir yakıştırma yapılmış olabilir. Yapılacak pek bir şey yok. Ancak Hızır karakterinin bu denli efsaneleştirilmesine sebep olan ana etmenin kuran olması bana pek mantıklı gelmiyor. Çünkü bunun için yeterli done kuranda yok. Kıssaya geçmeden önce Kuran kıssaları hakkında bir hatırlatma yapmak istiyorum. Kuranda en geniş kıssalardan bir tanesi de Hz. Yusuf'un kıssasıdır. Yusuf suresinde de oldukça detaylı olarak anlatılır bu kıssa. 111 ayetlik yusuf suresinin son ayetinde de şöyle bir cümle vardır. "Yemin olsun ki onların kıssalarında/hikayelerinde akıl ve gönül sahipleri için bir ibret vardır. Bu kuran uydurulacak bir söz değildir. Fakat kendinden öncekileri tasdik eden, her şeyi ayrı ayrı açıklayan ve inanan bir toplum için de bir yol gösterici ve bir rahmettir. Yusuf/111" Ben bir zamanlar bu kıssalarla pek ilgilenmiyordum kurandan fellik fellik hüküm arıyordum. Oldukça zorlu, yorucu ve keyifsiz bir uğraş. Ne zaman ki bu ayet ayrıca bir ilgimi çekti kıssalar daha bir anlam kazandı benim için. Evet Kuran kıssalarının her biri ayrı ayrı inananlar için birer ibret vesikalarıdır. ibret almak yerine anlatılan karakterden medet ummak da ne bileyim bana makul gelmez hiç. Hz. Hızır hakkında bir sürü "söylenti" var. Onu görenler var, onun yetiştiğini düşünenler var, ondan medet umanlar var. Her yere yetişen uçan kaçan bir evliya olduğunu söyleyenler var vs.. Valla benim buna inanmam için ya birebir şahit olmam gerek ya da kuranda buna dair bir iz bulmam gerek. O yüzden girmek istemiyorum o söylentilere. Kuranda Musa ile Hızır arasında gelişen bir olay, bir yolculuk var biraz ona değinip. Hızır kıssası ne anlatıyor "bana" göre asıl içeriği nedir ona değinmek istiyorum. Ayrıca hızır kıssası diyorum ama kıssada isminin Hızır olduğuna dair net bir isim bile kullanılmaz. Bence birazdan anlatacaklarıma binaen isim bile verilmemiş kuranda. Dedik ya kıssadaki karaktere bir yakıştırma yapılmıştır o kadar. Esasen kuranda ismi bile zikredilmez. Tarihte müfessirler bir yakıştırmada bulunmuşlar anladığım kadarıyla. Bak bu yakıştırma ifadesi de hızır karakteri hakkında anlatılan rivayetlerin dinsel ögelerden çok kültürel mitler olduğunu ispatlar niteliktedir aslında. Eyvallah biz de öyle diyoruz o sebepten. isimlere takılmıyorum çünkü. Kuranda geçmiyor kiii diye yükselmek istemiyorum. Hz. Hızır'a atfedilen bu kıssa kuranda Kehf suresinde 65-82 ayetlerinden ibarettir. Sadece 18 ayet yani. Ben ayetlere değineceğim ama önceden okumanızı da tavsiye ediyorum. Okuduysanız da tekrar okuyun hatta. Zaten 18 ayet 2 dakika bile sürmez güzel bir kaynaktan okuyun da öyle devam edin yazıya. Siz okuyun gelin ben de bu sırada bir sigara içeyim. *** *** ... mphss... püuhss.. Okumuşsunuzdur inşallah. Bu aralıkta sizi beklerken ben bile tekrar okudum çünkü vicdansızlar. Neyse kıssadaki bir kaç detaydan önce genel özeti şöyledir; Hz. Musa "allah'ın katından bir rahmet verilen, lütufların bir ilim öğretilmiş olan" bir kul buluyor. bu kula biz Hz. Hızır demişiz işte. Hz. Musa ona "senden faydalanmak ve bilginden yararlanmak için sana yol arkadaşlığı edeyim mi?" diyor. Ancak Hz. Hızır buna karşı çıkıyor ve "Benimle beraber olmaya dayanamazsın, aklın yetmez kabullenemezsin." diyor. Burada Ziya Paşa'yı analım bence. Özetle hızır, hz. Musa "peygambere" şunu diyor; "idrak-i maali bu küçük akla gerekmez Zira bu terazi bu kadar sikleti çekmez" Hz. Musa da bu çıkışın üzerine sabredeceğine, itiraz etmeyeceğine ve soru sormayacağına dair söz vermiş bulunuyor. Beraber yapılan yolculuklarında Hızır önce gidiyor bir gemiyi kusurlu hale getiriyor bir tarafını deliyor/zarar veriyor. Sonra bir oğlan çocuğuyla karşılaşıyorlar ve Hızır, hiç bir geçerli sebep yokken çocuğu "öldürüyor." Sonra gidiyor yıkılacak bir duvarı ücretsiz olarak tamir ediyor. Bunların her biri için de Hz. Musa dayamıyor ve itiraz ediyor. Olayların sonunda da Hz. Hızır bu yaptıklarının iç yüzünü ve neden yaptığını bir bir anlatıyor. Şer gibi görünen şeylerin ardında gizlenen hayırlarından bahsediyor ya da "hikmetlerinden" bahsediyor. ^^Şimdi kıssadaki hayati detaylara gelelim biraz.^^ Önemli detaylardan bir tanesi Hızır ile diyaloğa giren ve talebelik yapan şahıs sıradan bir insan değil. Hz. Musa bir peygamber. Hz. Hızırın ise hem kuranda hem kuran dışı kaynaklarda bir peygamber olmadığı yönünde bir ittifak zaten var. Buradaki diyalogda Hızır bir peygamber değilken Musa bir peygamberdir. Şimdi kuranda resullerin özelliklerinden epey bahsedilir mesela. Hatta bizzat Hz. Muhammed'in ağzındanmutlak hadis "ben önceki resullerden başka bir şey çıkarmadım 'bana da size de ne olacak bilmem' ben sadece vahye uyarım" dediğini biliyoruz. Ahkaf/9 Ya da ben de sizin gibi insanım dediği ayetler de var. Ayrıca peygamberlerin istemeden de olsa günah işlediği anlaşılan ayetler de var. Hatta hem diğer insanların hem de "kendi günahların" için rabbinden af dile denilen ayet de var. Hatta bir bilgi de şöyle vereyim ki peygamberle yanlarında bulunan münafıkların kim olduğunu dahi bilmezler. ayetlerden bunlar. numaraları vermiyorum isteyene ayet numaralarını da verebilirim. Yani demem o ki peygamberler öyle olayların iç yüzünü anlayabilen, insanların gözünden niyetini okuyabilen, übermensch uhreviyatı olan insanlar değil. Ki zaten bunu bahsi geçen kıssada Hz. Musa üzerinden de anlayabiliyoruz. Musa da olanlara bir türlü anlam veremiyor. Ayrıca insanlar bu dünyada imtihan için vardırlar. Akli olgunluğu olup da imtihan olmayan insanın bu dünyada işi olmaz aslında. Peygamberler de bu imtihana kesin olarak dahildirler. Onlar da sınanırlar ki zaten kuranda anlatılan peygamberlerin hepsi de çok çetin imtihanlara tabii olmuşlardır. Bu sınanma ve imtihan sebebiyle zaten insanların ve peygamberlerin bu şekilde olayların iç yüzünü bilen, uçan kaçan insanlar olması ve aynı zamanda "özgür irade" sahibi olması düşünülemez. Peki kıssada anlatılan Hızır, peygamber bile değilse nedir? insanlar Hz. Hızır'a yardım getiren, sürekli birilerine yetişen bir evliya diyorlar. Hatta cübbeli bursa ulu camiinde gördüğünü iddia ediyordu. Ama ben öyle düşünmüyorum, üzgünüm. Hz. Hızır peygamberin bile vakıf olmadığı bir ilme sahipken ona insan muamelesi yapmak, ondan medet ummak, ya da kendi iradesiyle sıkışan kullara yardım getiren übermensch bir zat olarak kabul etmek hiç de mantıklı değil. Çünkü hızır kehf 67 ve 68. ayetlerde Musa Peygamber'e benimle beraber olmaya "dayanamazsın" diyor ve bu işleri senin havsalan alamaz, iç yüzünü göremezsin ve bundan ötürü dayanamazsın diyor. Bu kehf 68. zaten kıssadan çıkarılacak ibret açısından önemli bir ayet sonradan anlıyoruz ama bu iki ayetten anlıyoruz ki bir peygamberin bile yeterlilik kazanamadığı ilme vakıf olan bu kul kesinlikle bir insan ya da cin değil. Bunların türevi olan sınanan imtihanda olan bir kul değil. insanlar peygamberler de dahil olmak üzere şeriat ile mükelleftir. Bir insanı öldürmek için şeriat kurallarınca haklı bir sebebi olmak zorundadır. Tutup da bir insanın bu çocuk ilerde kafir olacak diyerekten bir insanı öldürmesi şeriata göre haramdır. Ama bu hızır hiç şeriat falan dinlemeden gidip bir çocuğun canını alabiliyor. Soruyorum şimdi. Zahirde haklı bir sebep olmadan can alan kimdir? Cevap kıssanın son ayetinde gizli aslında. "... ^^Rabbin istedi ki^^ o çocuklar ergenliklerine ulaşsınlar da Rabbinden bir rahmet olarak definelerini çıkarsınlar. ^^Ben bunları kendi buyruğumun sonucu olarak yapmadım.^^ işte senin sabretmeye güç yetiremediğin şeylerin iç yüzü budur." kehf/82 Kıssada Hızır ismini yakıştırdığımız o Allah tarafından rahmet ve ilim verilen kul bütün detayları veriyor aslında kendisi hakkında. Bir kere insanların anlayamayacağı bir ilimle donatılmasından imtihanda olan bir insan olmadığını anlayabiliyoruz. Bir insan olmadığını anlayabiliyoruz. Musa ile diyalaoglarında insan suretindedir eyvallah ama insan olmadığını söyleyebiliriz. Ve en önemli detay olarak da yaptıklarına işaret ederek Hz. Musa'ya rabbin isteğinden bahsediyor olması ve ben bunları kendi irademle yapmadım diyor oluşudur. Bu detaylardan ötürü en makul ihtimal hızır dediğimiz şahsın Allah'ın emrinde bir melek olması ihtimali. Ayette açık olarak belirtilmediği için melek olmaya da bilir ama imtihanda olmayan ve yaptıkları kendi iradesi içerisinde olmayan doğrudan Allah'ın muradını gerçekleştiren bir kul olduğu kesindir. Yani demem o ki yağmuru indirmek ile görevli olan meleğin adı mikailse eğer mikail ile hızır arasında görev tanımı açısından bir fark göremiyorum ben. Ya da ölüm meleğinin ismi azrailse eğer onunla da hızır arasında bir fark göremiyorum esasen. Hızır dediğimiz o ilim sahibi kul, doğrudan rabbin hizmetinde olan bir kuldan ibarettir ki kendi söylemlerinden de bunu rahatlıkla çıkartabiliyoruz. Haa unutmadan Hızır bir insan, bir evliya olduğunu ve başka bir boyutta hayatta olduğunu öne sürenler olmuş zamanında. Hatta bu görüş hala yaygın. Ben insan olmadığını düşünüyorum elbet hadi velev ki kıssada anlatılan şahıs olan hızır gerçekten kutlu bir insan olsun. Yav güzel kardeşim buna dayanarak Hızır'ın başka bir boyutta yaşadığını ve bu dünyada insanlara yetiştiğini yardım ettiğini falan söylüyorsun. Enbiya suresi 34. ayet açıkça bu konunun önünü kesmiştir esasen. "Biz senden önce de hiç bir beşere ölümsüzlük vermedik..." Olay açık hızır'ın insan olmadığı durumu çok daha güçlüyken insansa senin için daha kötü bir durum çünkü Hızır'ın yaşadığı dönem hiç yoksa 2500 yıl önce oldu bitti. Hızır insansa çoktan öldü yani. Tıpkı Hz. isa gibi.... Neyse buraya kadar yazdıklarım kıssanın ve Hızır karakteri üzerinde dönen spekülasyonları "kendimce" açıklığa kavuşturma denemesiydi. istediğiniz gibi eleştirebilirsiniz yani. Ama bunların bir önemi yok! Başta verdiğim yusuf 111 ayetinde dediği gibi kıssada anlatılan ibret vesikaları benim için daha önemli bir kaç soruma da cevap vermiştir açıkçası. ^^Nedir kıssadan çıkartılacak olan dersler?^^ Kuran'ın insanlara her şeyi öğretme gibi bir iddiası yoktur. Ama en önemli iddialarından bir tanesi de bence şu ki Kuran her şeyden önce insana haddini bildirir! insanların her şeyi bilemeyeceğini öğretir önce. Her an sınandığımızı ve isyan etmemiz gerektiğini hatırlatır önce. Somut bir örnek vereyim mesela. Kurandan da anlıyoruz ki yeryüzünde ne oluyorsa bunlar özgür irademiz dahilinde bizim fiillerimiz bile olsa en nihayetinde Allah'ın onayı/muradı ile gerçekleşiyordur. Ben hiç bir zaman imtihan için yaratılan bir dünyada bebeklerin ölmesinin hikmetini anlayamadım ve anlayamacağım. işte bilmediğimiz halde bir hikmetinin olduğu vurgulanıyor bu kıssada. Bir çocuk ölüyor kıssada mesela bunu hızır'ın kendi iradesiyle yaptığını zannediyor musa ondan tepki gösteriyor ama bu ölüme irade gösteren aslında doğrudan Allah'ın kendisi. Ve kıssa anlaşılsın diye olay özelinde bu işin hikmeti de açıklanıyor. Mesela Hızır Musa'ya bir insan olarak aklın almaz dayanamazsın diyor en başta. Anlıyoruz ki aklımızın yetemeyeceği iç yüzünü hiç bir zaman bilemeyeceğimiz şeyler hakkında desteksiz eleştiriler de bulunmak aslında doğru değil. Allah burada tam olarak göremesek de olan her bir oluşun bir sebebi bir hikmeti olduğunu söylüyor. Menşeini bilmediğim bir deyim vardır hatta bu kıssanın özeti gibidir. "hikmetinden sual olunmaz." Bundan "Allah'ın hiç bir şeyi sorgulamayın, düşünmeyin" dediğini falan çıkarmak da doğru değil. Bilmeyerek sorgulamanın mantıksızlığı açıklanıyor ayette ki kabul edersiniz ki oldukça mantıksız bir hareket zaten. Yoksa sorgulama ve düşünmeyi öğütlediği de çok ayet var kuranda. Ama dedik ya kuran insanın haddini hududunu da bildiriyor. Sınırların ötesini geçmeden sorgulamak hataya düşürür. Bilmediğin hakkında konuşma deniliyor. Bir çocuk Allah'ın rızasıyla ölebiliyor evet. Ve bunun iç yüzü illa hayır olması da gerekmiyor aslında. Şer de olabilir hayır da olabilir ama Allah bunu bilerek ve isteyerek kendi rızasıyla ve hikmeti dahilinde yapıyor. Yani her zerreden haberi var ve ne yaptığının farkın Allah. isyan etme deniliyor. Şuan yerini hatırlayamadığım bir ayete atıf yapmak gerekirse; "Allah ölçüsüz iş yapmaz." Mesela bu kıssayı bununla da sınırlamamak gerekir. Kıssa bir ahlak öğretisi çiziyor en başta. Mesela örnek vermek gerekirse bebek yaşta ölen bir insanın ahirette akıbeti tam olarak ne olacak bilmiyorum. Kuran buna açıkça değinmemiş ya da ben görmedim ama yok yani. Buradan bebeklerin doğrudan cennete gideceğini düşünmek de yeterince mantıklı değil. Bebeği ölenlerin zoruna gidebilir belki ama bebekler cennetliktir demeyi de doğru bulmuyorum ben. Ama akıbetleri hakkında yorum da yapmak istemiyorum. Çünkü bu kıssanın bana aşıladığı bir ahlak var. Allah'la konuşamadığım müddetçe bu olayın iç yüzünü bilemeyeceğim ve durumu aklım almıyor. Bilmiyorum ve bilemeyeceğim bir şey işte. Neden buna kafa yorayım ki? Sonuçsuz bir uğraş. işte burası insanın haddini hududunu bildiği nokta oluyor tam olarak. Taha 51-52'deki musa ve firavun diyaloğunda olduğu gibi Musa'nın Firavun'a dediği gibi "onların bilgisi rabbin katındadır ve o ne unutur ne de şaşırır." Kuran her şey yazmaz elbette. Ancak kuran her şeyin bir şekilde cevabını verir. Bir yol haritası çıkartır. Bir ahlaki öğreti kazandırır. Ve mühim bir mesele olarak; insana haddini hududunu öğretir. "onların bilgisi rabbimin katındadır ve o ne unutur ne de şaşırır." diyebilme cesaretini öğretir.
hz musa hz hızır kıssası