Atatürkresimlerinin kaldirilmasinin istendiğini. *Atatürk`ün dünyada `başöğretmen' sıfatlı tek lider olduğunu Bir geometri kitabı yazdığı, Üçgen, açı, dikdörtgen gibi ve 48 tane geometri teriminin (Türkçe) isim babasının bizzat Mustafa Kemal olduğunu. *Norveççe`de `Atatürk gibi olmak` diye bir deyim olduğunu. Atatürkün Hayatı > OKUL KÖŞESİ > Yardımlaşma ve Dayanışma İle İlgili Hikaye. Mayıs 24, 2016 OKUL KÖŞESİ dayanışma konulu hikaye, yardımlaşma hakkında yazı, yardımlaşma ve dayanışma. Çorakköyün sakinleri yine mahsulün verimsizliğinden dert yanıyorlardı. Ekinler nazlı, cepler delik idi bu köyde. Atatürkile ilgili hikayeler. BİS, BİS! Atatürk’le İtalya Başbakanı Mussolini’nin arası çok iyi değildi. İkinci Dünya Savaşı’nın « sinir harbi » dediğimiz söz hücumları Mussolini’nin birinci silâhıydı: İtalya Başbakanı, o sıra gene bir Bedenve ruh nasıl ki, canlı bir insanın birbirinden ayrılmaz parçaları ise, Atatürk'ün hayatı ve devrimleri onun şahsiyetinin ayrılmaz unsurlarıdır. Atatürk devrimlerinin içinde en mühimi laiklik devrimidir. Hatta Atatürk ile ilgili birçok eserde laiklik, Atatürk10 Eylül 1922’de İzmir’e girdiğinde yoluna serilen yenik düşmüş düşmanın bayrağını: “Bayrak bir ulusun gururudur. O, yere serilemez.” deyip yerden kaldırtmıştır. Türk ölür de bayrağını düşmana teslim etmez. Dünya devletlerini müzelerinde esir düşmüş bir Türk bayrağı yoktur. Bu, Türk’ün özgürlüğüne ne kadar değer verdiğini gösterir. FFI6. Mustafa Kemal Atatürk İle İlgili Hikaye Kurgular Mısınız? Kurtuluş Savaşı’nın en zor yıllarıydı. Halk bir bir yandan savaşla uğraşırken bir yandan da yoksulluğun pençesinde zor şartlar geçiriyordu. Vatan ve millet tehlike altındaydı. Vatanın bir karış toprağı bile düşmana teslim edilemezdi. Toprak teslim edildiğinde vatan gitti demekti. Bunun ne denli bir acı olduğunu iyi bilirdi vatan evlatları. Onun için için bırakılmamalıydı bu topraklar, verilmemeliydi zalim ve acımasız düşmana. Bu süreçte herkes askerlere yardım etmek için elinden geleni yaparken Vatanını çok seven Fatma Nine de bu savaşta askerler için elinden gelen her türlü fedakarlığı yapan kahraman analarımızdandı. Fatma Nine bir yandan cepheye yiyecek taşıyor bir yandan da savaşta olan oğlu ve gelininin çocuklarına bakıyordu. O yıllarda kurtuluş umudu varmış, Mustafa Kemal adında bir komutan var diyorlardı. Fatma Nine Mustafa Kemal adındaki vatansever komutanın adını duyunca heyecanlanmış ve onunla tanışmayı çok istemişti. Mustafa Kemal’in ünü iyice yayılıyordu. Vatanı, vatan topraklarını düşmana vermeyen bu komutan çok iyi biri olmalıydı diye düşünüyordu Fatma Nine. Savaş devam ediyor, Fatma Nine de görevine devam ediyordu. İzmir’de yaşayan Fatma Nine sabah uyandığında Mustafa Kemal’in kendi şehrine geldiğini duymuş ve hemen koşa koşa yola koyulmuştu. Sabahın erken saatlerinde gelen Mustafa Kemal Atatürk odasında savaş ile ilgili hazırlıklar yaparken kapısı çalındı. Mustafa Kemal’in yaverleri gelen yaşlı bir kimsenin kendisi ile tanışması için ısrar ettiğini söylenince Mustafa Kemal gelebilir diye emretti. Fatma Nine içeri girer girmez Mustafa Kemal Atatürk’e sarıldı ve evladım seni Allah başımızdan eksik etmesin, vatanı kurtarmak için gelmişsin dedi. Atatürk de anacığım bu vatanı hep birlikte kurtaracağız diyerek Fatma Nine’nin ellerinden öptü ve ona sarıldı. Güzel bir sohbetin ardından Fatma Nine oradan ayrıldı. Yunanlılar İzmir’i ele geçirmek için uğraşırken Fatma Nine de var gücüyle cepheye yemek götürüyor, ördüğü çoraplardan götürüyordu. Yine bir gün giderken bir düşman askerinin sırtından hançerlemesi ile Fatma Nine yere yığıldı ve oracıkta can verdi. Cani düşmanlar, zalim hainler yığıvermişti oracıkta zavallı kahraman Fatma Nineyi yere. Ne kadar çok çalışmıştı Fatma Nine yorulmadan, şikayet etmeden, bıkmadan. Eski topraktı çünkü o oturur muydu hiç evde. Oturmadı ya zaten. Vatan için şehit düştü o kahraman Türk kadınımız. Yaşı çok büyük olmasına rağmen neler yapmıştı bu vatan için, unutulur muydu böyle kahraman kadınlarımız. Fatma Nine vatan için şehit olmuştu. Mustafa Kemal Atatürk Fatma Ninenin şehit olduğunu duyunca gözyaşlarına boğuldu ve onun torunlarına her türlü sahip çıkılması için emretti. Vatan düşman işgalinden kurtuldu ve binlerce şehit verildi. Bugün bu topraklar üzerinde özgürce yaşıyorsak bunu Fatma Nine ve Mustafa Kemallere, kahraman askerlere, kahraman kadınlara ve çocuk kahramanlarımıza ve daha nicelerine borçluyuz. Bu yazımda Atatürk nerede ne söyledi, Atatürk hangi sözü nerede söylemiştir gibi sorularına Atatürk’ün söylemiş olduğu sözleri paylaşarak cevap vermeye çalışacağım. Atatürk Nerede Ne Söyledi? Ben size taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum = Çanakkale Cephesi Geldikleri gibi giderler = Mondros sonrası İstanbul’a gelen İngiliz zırhlılarını görünce Artık, İstanbul Anadolu’ya hakim değil, tabi olmak mecburiyetindedir = Amasya Görüşmeleri Tarih bu kongreyi büyük ender bir eser olarak kaydedecek = Erzurum Kongresi Ya istiklal ya ölüm! = Sivas Kongresi Siz orada yalnız düşmanı değil, milletin makus talihini de yendiniz = II. İnönü Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır… = Sakarya Meydan Muharebesi Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz = Başkomutanlık Meydan Muharebesi Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır = İzmir suikastı Bu bir din meselesi değil, dil meselesidir = Bursa Olayı Benim şahsi meselem = Hatay sorunu Atatürk hangi sözü nerede söylemiştir sorusunun cevabını aradığımız yazının sonuna geldik. Atatürk’ün sözleri elbet bunlardan ibaret değildir. Konuya yeni sözler buldukça eklemeler yapacağım. Zübeyde Hanım’ın Nasihati Annesine, elini öpüp vedalaşırken, bir çay ziyafetine gittiğini söylemişti. Zübeyde Hanım onun üniformasına, çizmelerine bir göz attıktan sonra “Bu çay ziyafeti değil.” demiştir. Mustafa Kemal onu yatıştırarak yanından ayrılmıştı. Annesi daha sonra bölge komutanına telefon ederek, nerede olduğunu sormuş ve kendisine çay ziyafetinde olduğu söylenmiştir. Zübeyde Hanım “Hayır, biliyorum savaşa gitti.”demiş ve oğluna bir mektup yazmıştır. “Oğlum seni bekledim. Gelmedin. Çaya gittiğini söylemiştin bana. Ama cepheye gittiğini biliyorum. Senin için dua ettiğimi bilmeni isterim. Savaşı kazanmadan sakın gelme.” Abdülhamid 1937 yılında idi. Yaz aylarından biri. Doğrudan doğruya kendi kontrolündeki bir gazetede “Makedonya” adlı bir eserim tefrika ediliyordu. Bir akşam üstü Başyaver Celâl Üner Bey beni telefonla aradı. Dolmabahçe Sarayı’na davet edildim. Ve Saraya gidince de, hemen hiç bekletilmeden, üst kata çıkarıldım. Bir kapı açıldı, kendimi Büyük Adamın karşısında buldum. Saygılarımı bildirince, belli bir iki nezaket cümlesi ile beni okşadı. Sonra – “Yazını okuyorum, dedi. Hürriyetin ilân edildiği zaman küçük bir çocuk olman lâzım. Fakat kutlarım, o günleri iyi canlandırıyorsun. Yalnız Abdülhamid’i hiç sevmediğin belli.” Biraz durdu. Elindeki bir renkli kalemi, önünde açık duran kalın ciltli bir Fransızca kitaba dikine vurarak düşünür gibi oldu. Ben susuyordum. Bu hal bir iki dakika devam etti. Sonra birdenbire şu sözler çıktı ağzından – “Sevme Abdülhamid’i! Yine de sevme! Fakat sakın anısına hakaret edeyim deme. Senin kuşağın biraz daha ölçülü kararlar vermeye alışmalı. Bak çocuk! Kişisel kanımı kısaca söyleyeyim Tecrübe göstermiştir ki, toprakları üstünde yaşayan insanların çoğunun durumu kuşkulu ve sınırları yalnız düşmanlarla çevrili bir büyük devlette, Abdülhamid’in yönetimi büyük hoşgörüdür. Hele bu yönetim on dokuzuncu yüzyılın son yıllarında uygulanmış olursa…” Bunun üzerine ayrılmama müsaade buyurmuşlardı. Saygılarımı tekrarlayarak huzurundan uzaklaştım. Düşmanı Denize Dökmek! Mustafa Kemal o gece, yakınlarından birkaç kişiyle Ankara dışında bir yerde yemek yemişti. Ayrılırken ellerini omuzlarına atarak “Saldırıya başlamak için şimdi doğru cepheye gidiyorum.” demiştir. İçlerinden biri şaşkınlıkla “Paşam ya başaramazsanız?”diye sormuştur. Bunun üzerine Mustafa Kemal “Ne demek istiyorsun? Saldırının başlangıcından on dört gün sonra Yunanlıları denize dökmüş olacağım.” demiştir. Yanına Aldığı İlk Er O, Samsun’a çıktığı zaman, üstü başı yırtık, postalları patlamış, silahsız bir er gördü. Yüzünün rengi bakıra dönmüş, yağlan eriyip kemik ve sinir kalmış bu Türk askeri ağlıyordu. O’na sordu – Asker ağlamaz arkadaş, sen ne ağlıyorsun? Er irkildi, başını kaldırdı. Bu sesi tanıyordu ve bu yüz ona yabancı değildi. Hemen doğruldu ve Anafartalar’daki Komutanını çelik yay gibi selamladı. – Söyle niçin ağlıyorsun? İç Anadolu’nun yanık yürekli çocuğu içini çekti – Düşman memleketi bastı, hükümet beni terhis etti. Silahımızı elimizden aldı. Toprağıma giren düşmanı ne ile öldüreceğim? Kemal Atatürk, er’in omzuna elini koydu – Üzülme çocuğum, dedi. Gel benimle! Ve Samsun deposunda giydirilip silahlandırarak yanına aldığı ilk er bu Mehmetçik oldu. Öğrenci Gözünde Öğretmen Çankaya’da bir ilkokul açılmıştı. Köşkün çevresinde bulunan bu okulu bir gün Atatürk ziyaret etmiş. Öğretmen tahta başında öğrencilere ders veriyormuş. Cumhurbaşkanı girer girmez saygı işaretini vermiş, çocuklar ayağa kalkmış ve oturunuz işaretini verdikten sonra yüzünü tahtaya çevirerek derse devam etmiş. Atatürk, beş on dakika ayakta ders dinlemiş ve çıkarken öğretmen yine aynı ses, aynı eda ile çocukları ayağa kaldırmış ve oturunuz işareti verir vermez derse devam etmiş. Gazi kapıdan çıkarken yanındakilere – “Gördünüz mü öğretmeni? Cumhurbaşkanına önem vermedi” demiş ve ilave etmiş – “İlköğretmen vatanın en hayırlı elemanı. Onlar vatan çocuklarıyla o kadar kaynaşmışlardır ki, adeta çocuklaşmalardır. Onların gözünde en sevgili öğrencilerdir. Bu öğretmen eğer dersini bırakıp saygısını göstermek için yanıma gelseydi ve çıkarken beni merdivenlere kadar geçirse idi, öğrencileri gözünde küçülür, belki prestijini kaybederdi. Öğrenci gözünde en saygılı, en büyük adam öğretmendir.” demişlerdir. Yanan İzmir! Atatürk akşam, kalmakta olduğu köşkün balkonundan, Yunanlıların kaçarken yaktıkları İzmir’in yandığını izlerken yanındaki genç subaylara şunları söylemiştir “Çocuklar, bu manzaraya iyice bakın! Bu alevler, bir devrin sona erip yeni bir devrin başladığını gösteren bir yangındır. Osmanlı İmparatorluğu’nun son yüzyıllardaki bütün günahları şu ateşle temizlenirken yeni bir Türk devletinin kuruluşu ve Türk milletinin yükselişi de dünyaya ilan ediliyor.” Türk Orduları Başkumandanıyım! Afyonkarahisar’ın hatlarının çözülmesi sonunda birkaç Yunanlı tutsak, geceleyin Mustafa Kemal’in çadırına getirilmişti. Bunlardan birisi, Muzaffer Generalin doğup büyümüş olduğu Selanik’ten gelmişti. Yüz, kendisine yabancı gelmediğinden ve üniformasında da hiçbir bellilik görmediğinden kim olduklarını ve rütbelerini sormaya başlamıştı. – Binbaşı mısınız? – Hayır. – Albay mı? – Hayır. – Korgeneral mi? – Hayır. – Peki nesiniz? – Ben Mareşal ve Türk Orduları Başkomutanıyım! Şaşkınlıktan ağzı açık kalan Yunanlı kekeledi – Bir başkomutanın savaş hattına bu kadar yakın yerlerde dolaşması işitilmiş değil de! Annesinin Mezarı Başında Ülkeyi düşman işgalinden kurtaran Atatürk’ün, Lozan Konferansı devam ederken annesinin sağlığı bozulmuştu. Atatürk yurt gezisine çıkacağı sırada, bozulan sağlığını düzeltmek umuduyla İzmir’e giden annesinin orada öldüğü haberini almıştı. İzmir’e gelince mezarının başında şu konuşmayı yapmıştır “Zavallı annem vücudunu, bütün millet için amaç olan İzmir’in kutsal topraklarına bırakmış bulunuyor. Burada yatan annem, zulmün, baskının ve bütün milleti felaket uçurumuna götüren keyfi bir idarenin kurbanı olmuştur. Mütareke zamanında Anadolu’ya geçtiğim vakit annemi ıstıraplı bir halde İstanbul’da bırakmak zorunda kalmıştım. Yanımda kendisinin beraberime verdiği biri vardı. Onu Erzurum’dan İstanbul’a gönderdiğim zaman, annem bu adamın yalnız olarak geldiğini öğrenince, benim için Halife ve Padişah tarafından verilmiş olan idam kararının yerine getirildiğini sanmış ve kendisine inme inmiş. Annem üç buçuk yıl, bütün gece ve gündüzleri gözyaşları içinde geçirdi. Bu gözyaşları ona gözlerini kaybettirdi. En son pek yakın zamanlarda onu İstanbul’dan kurtarabildim, ona kavuşabildim ki, o artık maddeten ölmüş, manen yaşıyordu. Annemin kaybına şüphesiz çok üzülüyorum. Fakat bu üzüntümü gideren ve beni avutan bir nokta vardır ki, o da anamız vatanı mahveden, çökerten yönetimin artık bir daha geri gelmemek üzere yok edilmiş olmasıdır…Annemin mezarı önünde ve Tanrı’nın huzurunda and içiyorum, milletin bu kadar kan dökerek kazınmış olduğu egemenliğin korunması ve savunması için gerekirse annemin yanına gitmekten asla çekinmeyeceğim.” Genelgeyle Devrim Olmaz! 1924 yılının ilkbaharıydı. Erzurum ve Pasinler’de depremde birçok köyün evleri yıkılmıştı. Zarar gören halkla görüşmek için Pasinler’e gelen Atatürk, halkın içinden ihtiyar bir köylüyü çağırdı – Depremden çok zarar gördün mü, baba? diye sordu. Atatürk ihtiyarın şüphesini görünce, tekrar sordu – Hükümet sana kaç lira verse, zararını karşılayabilirsin? İhtiyar, Kürt şivesiyle – Valle Padişah bilir! dedi. Atatürk gülümsedi. Yumuşak bir sesle – Baba, Padişah yok; onları siz kaldırmadınız mı? Söyle bakalım zararın ne? İhtiyar tekrar etti – Padişah bilir!… Bu cevap karşısında kaşları çatılan Atatürk, Kaymakam’a döndü – Siz daha devrimi yaymamışsınız! dedi. Bu sırada görevini başarmış insanlara özgü bir ağırbaşlılıkla ortaya atılan tahrirat katibi – Köylere genelge yolladık Paşam, dedi. Atatürk’ün fırtınalı yüzü, daha çok karıştı – Oğlum, dedi, genelgeyle devrim olamaz!” Önceki Sayfa » “M. Kemal Atatürk“ sayfasına dön! Yorum Yap! Yazı Ayrıntıları... Yazdır! Bu Yazıyı Paylaşın! Mustafa Kemal, 1818 yılında Selanik’te dünyaya geldi. Annesi Zübeyde Hanım, babası Ali Rıza Bey’dir. Çocukluğunda farklılıkları arkadaşlığından ayrılmasını sağlamıştır. Okul hayatı Mahalle Mektebi ile başlayarak Selanik Mülkiye Rüştiyesi, Selanik Askeri Rüştiyesi, Selanik Askeri İdadisi, Harp Okulu ve Harp Akademisi’nde son bulmuştur. Askeri Rüştiyesinde eğitim alırken matematik öğretmeni tarafından Mustafa ismine ilaveten Kemal ismi verilmiştir. I. Dünya Savaşına giren Osmanlı Devleti yenilgi alması Mondros Ateşkes Antlaşması imzalamasına neden oldu. Ağır şartlar altında zorluklardan kurtulmak için kabul etmiştir. Vatan topraklarının işgalinin başlaması ile Atatürk ulusumuzun kurtulması için 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkarak milli mücadeleyi başlattı. Türk milletinin azmi ile vatan topraklarını korumak için kongreler düzenlemiştir. Mustafa Kemal Atatürk, 23 Nisan 1920’de TBMM açılması, hükümet başkanlığı görevine getirilmesi ile ülkenin başına geçmiştir. Sakarya savaşı kazanılması ile Cumhuriyet işgalden kurtulmuştur. Atatürk’e gazilik, mareşallik ve başöğretmenlik unvanı verildi. 29 Ekim 1923 de Cumhuriyet ilan edilmesi ile Cumhurbaşkanı seçilerek ülkemizi yönetmiştir. Soyadı kanunu ile beraber Atatürk soyadını almıştır. İnkılaplar ve ilkeleri sayesinde modern ülke haline gelmesini sağlamıştır. 10 Kasım 1938 yılında yakalandığı hastalıktan dolayı Dolmabahçe Sarayı’nda vefat etmiştir. Başa dön tuşu Haberler > Atatürk'ün Tüylerinizi Diken Diken Edecek ve Gururla Okuyacağınız Az Bilinen Anıları - 1139 - 0950 ''Beni görmek demek, behemehal yüzümü görmek demek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız bu kafidir.'' - ATATÜRK 1. ''Sizin kendinize mi itimadınız yok, Türk hanımının faziletine mi?'' Muallimler Ankara'da bir toplantı yapmışlar, bu içtimaya iki-üç muallim hanım da iştirak ederek salonda ayrı bir yere hanımların içtimaya gitmelerini hoş görmeyen meclisin sarıklıları Gazi'ye şikayete giderler. Gazi kızarak''Kimmiş muallimler cemiyet reisi ? Çağırın onu!''der. Mazhar Müfit birkaç dakika sonra içeri girince gürleyen bir sesle ona çıkışır''Siz Muallimler içtimada ne yapmışsınız ? Ne ayıp şey bu?'' Mazhar Müfit şaşakalır. Gazi'den bu hareket mi beklenirdi? Sarıklılar muzaffer bir beşaretle gülmektedir. Sarıklılar neşe içinde iken, Gazi'nin sesi hep aynı tonda devam eder''Olur şey değil,olur şey değil! Mazhar müfit hala ayakta ve hala ne diyeceğini şaşırmış bir halde cevap vermeye çalışır''Efendim vallahi...''''Bırak bırak ben hepsini biliyorum; içtimaya muallime hanımları da çağırdınız. Fakat onları niye ayrı sıralara oturttunuz ? Sizin kendinize mi itimadınız yok,Türk hanımlarının faziletine mi ? Bir daha öyle ayrılık gayrılık görmeyeyim, anladınız mı ?'' 2. ''Oradan böyle geçilir'' Salih Bozok anlatıyorİngilizler Çanakkale'de Anafartalar Grubu'nu mağlup edip de cepheyi sökemeyince, yeni bir harekete giriştiler ve bu cepheyi sağdan çevirmek istediler. Düşmanın planını bozmak için Kireç Tepe'yi tutmak lazımdı. Halbuki oraya giden tek bir dar yol savaş gemileri tarafından makaslama ateş altına tutuluyordu. Her an gülleler korkunç patlayışlarla ortalığı alt üst ediyor, ölüm saçıyordu. Bir insanın değil, bir kurdun bile geçmesine imkan görülmüyordu. Kireç Tepe'yi tutmak emrini alan Türk subay ve askeri tereddüt içindeydiler; fırsat gözetiyorlardı. Fakat düşmanın ateşi bir an bile kesilmiyordu. Mustafa Kemal bu hali görünce siperlere koştu,askerin arasına karıştı ve sordu''Niçin geçmiyorsunuz ? '' İçlerinden biri cevap verdi''Düşman ölüm saçıyor, geçilmez !'' Mustafa Kemal zerre kadar korku ve tereddüt göstermeden''Oradan böyle geçilir!'' dedi ve ileri artık durur mu ? O da kumandanının arkasından ileri atıldı. Toz, duman, alev ve ölüm kasırgasını yaran askerler karşıya vardılar, tepeyi tuttular. 3. ''Yurdumun toprağı temizdir'' Kral Edward İstanbu'a geldiği zaman, yatından bir motora binerek Dolmabahçe Sarayı'na yanaşır. Atatürk de rıhtımda onu beklemektedir. Deniz dalgalı olduğundan, kralın bindiği motor, sürekli inip çıkmaktadır. İmparator rıhtıma çıkmak istediği bir sırada, eli yere değerek sırada Atatürk elini uzatmış bulunduğundan, kral da ona elini uzatmadan önce mendiline silmek ister. Ama Atatürk hemen devreye girer ve''Yurdumun toprağı temizdir, o elinizi kirletmez.'' diyerek kralı elinden tutup rıhtıma çıkarır. 4. ''Sen hayatında böyle bir ağaç yetiştirdin mi ki keseceksin!'' Bahçe mimarı Mevlüt Baysal anlatıyorAtatürk'ün Çankaya Köşkü'ndeki bahçesini yapıyordum. Bir gün Atatürk, yaveri ve ben bahçede dolaşıyorduk. Çok ihtiyar ve geniş bir ağacın Atatürk'ün geçeceği yolu kapadığını gördük. Ağacın bir yanı dik bir sırt,diğer yanı suyu çekilmiş bir havuzdu. Ata,havuz etrafındaki kısma yaslanarak karşı tarafa geçti. Derhal atıldım''Emrederseniz derhal keselim Paşam.'' Bir an yüzüme baktı, sonra''Sen hayatında böyle bir ağaç yetiştirdin mi ki keseceksin !'' 5. ''Sakarya'nın değerini küçültmüş olursunuz dostum.'' Sakarya Zaferi'nin üzerinden yıllar geçmiştir. Dönemin ünlü ve bir o kadar yetenekli ressamlarından biri, Mustafa Kemal'e Sakarya Savaşı'nı gösteren bir tablo hediye eder. Savaşın tüm heybet ve azametiyle işlenmeye çalışıldığı bu tabloda Ata, ön planda yağız bir savaş hayvanına binmiş olarak tasvir edilmiştir. Ressam, bu kompozisyon karşısında tebrik beklerken, Mustafa Kemal'in''Bu tabloyu kimseye göstermeyin.'' demesi üzerine şaşırıp kalır. Herkes ne söyleyeceğini bilemez halde birbirlerine bakarken Mustafa Kemal şu açıklamayı yapar''Savaşa katılmış olan herkes bilir ki, hayvanlarımız bir deri bir kemikten ibaretti; bizim de onlardan arta kalır yanımız yoktu. Hepimiz iskelet halindeydik. Atları da, savaşçıları da böyle güçlü kuvvetli göstermekle, Sakarya'nın değerini küçültmüş oluyorsunuz dostum.'' 6. Sakarya Savaşı'ndan dönüş... Sakarya Meydan Savaşı Türk Orduları'nın zaferi ile sona ermiş, Gazi Ankara'ya dönmektedir. Yirmi gün geceli gündüzlü büyük bir endişe ve karamsarlık içinde yaşayan Ankaralılar, düşmanı yenen ordunun başkomutanına törenli bir karşılama düzenlemişlerdir. Ankara garından başlayarak şehre doğru yolun iki yakasında sıra ile dizilen hükumet ve meclis üyeleri, memurlar, öğrenciler, esnaf ve halk, gazi geçtikçe alkış tutup arkasına katılarak büyük bir alay halinde binasının önüne gelindiğinde Gazi alayın başında bulunanların yukarıya doğru yol almakta olduğunu fark bu tören şöyle düzenlenmiş ''cemaat'' halinde Hacı Bayram Veli'nin türbesine gidilecek, onun ''yüksek maneviyatının yardımıyla'' kazanılan bu büyük zafer için orada dua edilecek, sonra Meclis'e dönülerek nutuklar okunacaktır. Gazi ''Öyle şey olmaz, yurt toprağını karış karış kanını akıtarak ve canını vererek savunan Mehmetçiğin hakkını ben evliyalara kaptırmam! '' deyip doğruca meclis binasına sapar. Atatürk yıllar sonra bu olayı anlatırken sözüne şunları da eklemiştir ''Kimileri benim bu davranışıma kamunun inancını inciten yersiz bir davranış gözüyle bakmış olabilirler; ama ben, hele yurdun savunmasında, güvenilecek gücün evliyaların, yatırların ''maneviyatı'' olmayacağını hatırlatmayı artık zorunlu bulmuştum.'' 7. ''Laiklik, adam olmaktır.'' Kılıç Ali anlatıyorİlk mecliste bir gün laiklik konusu oluyordu. Gazi Mustafa Kemal Paşa o gün meclise başkanlık tanınmış din alimlerinden bir vatandaş kürsüye geldi. Alaycı bir tavırla ''Arkadaşlar bir laikliktir gidiyor. Afedersiniz ben bu lağikliğin manasını anlamıyorum, nedir bu laiklik ? '' diye söze başlarken riyaset makamında bulunan Mustafa Kemal Paşa dayanamamış, oturduğu yerden elini kürsüye vurarak''Adam olmaktır Hocam, adam olmak! '' diyerek Hoca efendinin sualini cevaplandırmıştır. 8. Amerikalı kadın gazeteci Niyazi Ahmet Banoğlu anlatıyorBir Amerikalı kadın gazeteci, Atatürk'e''İşlerinizde nasıl başarılı oluyorsunuz ? '' diye sormuş ve şu cevabı almıştı''Ben bir işte nasıl başarılı olacağımı düşünmem. O işe neler engel olur, diye düşünürüm. Engelleri kaldırdım mı, iş zaten kendi kendine yürür.'' 9. ''Büyük geçmiş olsun.'' Atatürk, yurdumuzu ziyaret etmekte olan Yugoslav Kralı Aleksandr ile İstanbul'da Dolmabahçe Sarayı'nda konuşurken, konuk Kral şöyle der''Ekselans. Biz Türkleri çok severiz. O kadar çok ki, vaktiyle Cihan harbi'nin sonunda Lloyd George Batı Anadolu'yu Yunanistan'a teklif etmeden evvel bize teklif etmişti. Fakat biz Yugoslavlar, Türkleri çok sevdiğimiz için George'un bu önerisini kabul edip Anadolu seferine çıkmadık.'' Atatürk, Kral'ın bu sözlerine şu cevabı verir''Haşmetmeap, evvela bize karşı olan sevginize teşekkür ederiz. Sonra büyük geçmiş olsun! '' 10. Herkes için lüzumlu bir ihtar... Muzaffer Kılıç anlatıyorErzurum'dan kongre için Sivas'a geldiğimizde, Mustafa Kemal'in karargahı olarak, Sivas lisesini hazırlamışlardı. Paşa, kendisine hazırlanan odaları dolaşırken, yatak odasında, karyolanın arkasında bulunan sarı satırlı atlas yastık gözüne ilişti. Yastığın üzerinde, koyu renk bir ibrişimle işlenmiş şu beyit vardıCihanın cahına mağrur olup incitme insanı. Dünyanın şaşasıyla gururlanıp incitme insanılarıSüleman-ı zaman olsan bırakırsın bu eyvanı Zamanın Süleymanı da olsan bırakırsın bu dünyayıAtatürk, yazıyı okuduktan sonra durdu. Mazhar Müfit Bey'i çağırttı. Beyti ona okuttu. Mazhar Müfit''Paşa'm, bu sizin için yazılmış değil.'' deyince, Atatürk''Bu uyarı hepimiz için ve her şey için bir prensip olmalıdır.'' cevabını verdi. 11. Övülmeyi sevmezdi... Atatürk ne kadar bir asker, komutan, yönetici olsa da; duyguları, sevinçleri, sinir ve neşesi bizden biriydi. Ulusuyla bütünleşme yöneliminin en tipik göstergelerinden biri de şu kısa öyküde belirlenirCumhuriyetin on ikinci yıl dönümü için bir sıra dövizler hazırlanmıştır. Bunlar içinde şöyleleri vardır''Atatürk bizim en büyüğümüzdür.'', '' Atatürk bu milletin en yücesidir.'' ''Türk Milleti asırlardır bağrından bir Mustafa Kemal çıkardı.'' 'Atatürk listeyi dikkatle gözden geçirir. Bunlar ve bunlara benzeyenleri çizerek, hepsinin yerine kendini en iyi ifade eden şu satırları yazar''Atatürk bizden biridir.'' 12. ''Genelgeyle devrim olmaz.'' Ahmet Hidayet Reel anlatıyor1924 yılının ilkbaharıydı. Erzurum ve Pasinler'de depremde birçok köyün evleri yıkılmıştı. Zarar gören halkla görüşmek için Pasinler'e gelen Atatürk, halkın içinde ihtiyar bir köylüye yaklaştı''Depremde çok zarar gördün mü, baba ?'' diye sordu. Atatürk ihtiyarın şüphesini görünce tekrar sordu''Hükümet sana kaç lira verse, zararını karşılayabilirsin ?'' İhtiyar, Kürt şivesiyle''Valle Padişah bilir!'' dedi. Atatürk gülümsedi. Yumuşak bir sesle''Baba, Padişah yok;onları siz kaldırmadınız mı ? Söyle bakalım zararın ne ? '' intiyar tekrar etti''Padişah bilir!...'' Bu cevap karşısında kaşları çatılan Atatürk, Kaymakam'a döndü''Siz daha devrimi yaymamışsınız.''dedi. Bu sırada görevini başarmış insanlara özgü bir ağırbaşlılıkla ortaya atılan tahrirat katibi''Köylere genelge yolladık Paşam.'' dedi. Atatürk'ün fırtınalı yüzü, daha çok karıştı''Oğlum''dedi,''Genelgeyle devrim olmaz!...'' 13. ''Merhaba asker!'' Ziya Kılıç anlatıyorYıl 1909... Beşinci kolordu kurmay başkanlığına katılan Yüzbaşı Mustafa Kemal, Selanik'teydi. 38. Merkez Alayı Kumandanı Albay Saadettin Bey tedavi için İstanbul'a gitmek üzere izin Bey'in, yerine kimi bırakacağını herkes merak Saadettin Bey'i Kolağası Mustafa Kemal'in temsil edeceğini Çünkü Mustafa Kemal henüz kıdemli bir yüzbaşıydı,kendinden daha üst rütbede olanlar rütbeli subayların şaşkınlıkları çabuk geçti. Mustafa Kemal, bütün subaylara kendini sevdirmişti. Kenti gezerken, halka karşı davrabışlarına tanık olanlar, kendisine hayranlık onun böyle görevde ne yapacağı merak Mustafa Kemal tarafından teslim alındığı günü, belki de tarihimizde önemli bir dönüm noktası olarak kabul etmemiz doğru Mustafa Kemal alayı selamlamaya beyaz bir atın üzerinde gelmişti. Bütün gözler ondaydı. Alay'ın önüne gelince selam durumuna geçti, sonra hızla atından yere atladı. Yürüyerek askeri selamlayacaktı.''Selamün aleyküm asker! '' demesini bekliyorduk. Ama hiç beklemediğimiz bir şey oldu; Mustafa Kemal''Merhaba asker!'' dedi. Bu, ilk kez karşılaşılan bir durumdu. Askerler nasıl yanıt vereceklerini bilmiyordu. Birkaç saniyelik sessizliği İstanbullu askerler bozdular''Merhaba Bey'im...''Ordu ilk kez bir kumandanından, ''Merhaba Asker'' selamını almıştı. 14. Japon veliahtının Türkiye'yi ziyareti Japon Veliahtı Türkiye'yi ziyarete gelmiştir. Büyük ve mükellef bir ziyafet sofrasında yenilir, içilir. Atatürk, bir aralık Japon tarihinden söz açar ve bir meydan muharebesini veliahtı hayret etmiştir. Atatürk, tarihten mitolojiye geçer ve yine Japon mitolojisinden konuşmaya devam eder. Veliaht'ın ağzı açık nihayet edebiyata intikal eder, Atatürk''Japon Şiiri'nin dünya edebiyatında çok büyük etkileri vardır...'' diyerek meşhur Japon şairlerinden mısralar okur. Veliaht;''Bunları nereden biliyorsunuz?'' diye soramaz. Fakat Atatürk'ün bilgi ve hafızasına hayran kalmıştır. Ama Atatürk hep böyledir. Her şeyi planlı yapar ve uygular. O, bütün bunları, veliaht gelmeden on gün önce tercümeler yaptırarak öğrenmiştir. 15. ''Gazi'yi tanır mısın baba? '' Salih Bozok anlatıyorBir gün Çankaya civarında bir köylü evine gitmiştik. Girdiğimiz kulübede, ihtiyar bir köylü ile karısı oturuyordu. Bize ikram ettikleri kahveleri içerken Atatürk, köylü ile konuşmamı söyledi. Ben bu emre itaat için ak sakallı köylüye ilk aklıma gelen suali sordum''Gazi'yi tanırmısın baba ?'' İhtiyar beni, saçma sapan bir sual sormuşum gibi alaycı bir şekilde süzdü''Gazi'yi tanımayan mı var ?'' dedi ve ilave etti ''Ben görmedim ama her hafta Hacı Bayram Veli Camii'nde Cuma Namazı kılarmış. Ta göbeğine kadar sakalları varmış. Melek gibi nurlu yüzü, Peygamber gibi mübarek bir ihtiyarmış!'' Gülmemi güç tutarak, Atatürk'ün sakalsız ve genç yüzüne kaşlarını kaldırarak kendini tanıtmamamı emretti. Dışarı çıktığımız zaman da güldü ve''Varsın, o da öyle bilsin. Hakikati öğrenmek belki biçarenin hayalini yıkar, onun hayalindeki şirin sakallıyı öldürüp sevgisini kaybetmekte ne mana var? '' 16. Ölümünden sonra... Sene 1938, 10 Kasım... İstanbul Üniversitesi'nde saat 9'u 5 geçenin meşum haberi duyulmuş... Bir alman profesör var, Hukuk Fakültesi'inde, o da duymuş, şaşırmış. Derse girsin mi, girmesin mi, bir türlü karar veremiyor. O sırada aklına rektöre müracaat etmek gelir. Kalkar, yanına gider. Aralarında şu konuşma geçer''Efendim, ne yapsam ? ''''Sizde büyük bir adam ölümce ne yaparlarsa, onu yapın.'' İşte o zaman Alman profesör kollarını iki yana sarkıtarak''Bizde bu kadar büyük bir adam ölmedi ki....''der.

atatürk ile ilgili kısa hikayeler