Meryemsuresi 68 .. 72. ayetler acaba bizlere neler anlatıyor, birlikte Kur'an bütünlüğünde onu anlamaya çalışalım. Önce geleneksel İslam’ın bir kısmının
2 Sünnet ile hükmü belli olanlar. 3- Kıyas yoluyla hükmü belli olanlar. إِن كُنتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ “Allah’a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız (böyle yapın.)” Allaha ve ahirete iman böyle ihtilaflı meselelerde Kitaba ve sünnete müracaatı
ALLAHA HAMD VE ŞÜKRETMEK İLE İLGİLİ AYETLER. “Siz beni anın oysa ben de sizi anayım. Bana şükredin; nankörlük etmeyin.” (Bakara sûresi, 152) “Eğer şükrederseniz, nimetlerimi belirlenmiş artırırım.” (İbrâhim sûresi, 7) Kulun Rabbine karşı ilk ve en manâlı vazifesi, O’nun hoş adını dilinden düşürmemek
İmanetmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de (gerçek anlamda) iman etmiş olamazsınız. Ahlak ile ilgili Hadisler; Namazla ilgili Hadisler; 15 Aralık 2017. 0 30.868 7 dakika okuma süresi. Faiz Hakkında Ayet ve Hadisler – Faiz Hakkında Konular. 13 Ocak 2020. Bir cevap yazın Cevabı iptal et.
Allaha ortak koşanlar 10/104- De ki: “Ey insanlar, eğer benim dinimden herhangi bir şüphede iseniz, bilin ki ben, Allah’ı bırakıp da sizin taptıklarınıza tapmam, fakat sizin canınızı alacak olan Allah’a kulluk ederim. Bana mü’minlerden olmam emrolundu.” 11/101- Biz onlara zulmetmedik. Fakat
zVH3Bu. KÜNYE HAKKIMIZDA HARİTA YASAL ARA İLETİŞİM ANASAYFA İMAN Allah`a İman Allah'a İman Nedir? İslam'da Allah'a iman nedir? Allah'a iman nasıl olmalıdır? Allah'a iman nasıl gerçekleşebilir? Allah'a iman yaratan, idare eden, kendisine ibadet edilen tek ve en yüce varlık olan Allah'a iman, iman esaslarının birincisi ve temelidir. ALLAH’A İMAN NEDİR? Allah’a iman; Allah’ın varlığına ve birliğine inanmak ve O’nu sıfat ve isimleriyle güzelce tanımaktır. Allah’ın sıfatlarını zati/selbiyye ve sübütiyye olmak üzere ikiye ayırırlar Zati/Selbî sıfatlar altı tane olup şunlardır Vücud Allah’ın varlığı, Kıdem Ezelî olması, yani varlığının evveli olmaması, Bekâ Ebedî olması, yani varlığının sonu bulunmaması, Muhâlefetün li’l-havâdisAllah’ın varlıklardan hiçbir şeye benzememesi, Kıyam bi zâtihi Varlığının kendisinden olması, Vahdaniyet Allah’ın bir olmasıdır. Sübûtî sıfatlar sekizdir Hayat Allah’ın diri olması, İlim Her şeyi bilmesi, İrade Her mümkünü caiz olan bir şekle ve vakte tahsis etmesi, Kudret Her şeye gücünün yetmesi, Semî Her şeyi işitmesi, Basar Her şeyi görmesi, Kelâm Ses ve harfe muhtaç olmadan konuşması, Tekvin Var etme, yok etme, yaşatma ve öldürme gibi fiillerin başlangıcı olan bir sıfattır. Kaynak Osman Nuri Topbaş, Hak Din İslam, Erkam Yayınları Kâinatı yaratan, idare eden, kendisine ibadet edilen tek ve en yüce varlık olan Allah'a iman, iman esaslarının birincisi ve temelidir. Bütün ilâhî dinlerde Allah'ın varlığı ve birliği tevhid en önemli inanç esası olmuştur. Çünkü bütün inanç esasları Allah'a imana ve O'nun birliği esasına dayanmaktadır. Yaratılışımızın gayesi, Yüce Allah’ı tanımak ve O’na kulluk etmektir. İman, hem dünya, hem de ahiret saadetini sağlayan en değerli manevi sermayemizdir. Sahip olduğumuz imanın en önemli özelliği ise, kalbin derinliklerine nüfuz etmesi ve vicdanların onunla huzur bulmasıdır. İman bu özelliği ile şirkin ve putperestliğin kirlettiği kalplere yeniden hayat vermiş, sahabe örneğinde olduğu gibi, mensuplarını cehalet ve vahşetten kurtarmış, sevgi, saygı ve adaletin oluşturduğu İslam medeniyetinin zirvesine yükseltmiştir. Allah’a iman bilinci, renkleri, dilleri ve düşünceleri farklı olan insanları ortak bir duyguda birleştirerek onları din kardeşi yapmıştır. Bu husus Kur’an’da “Müminler ancak kardeştirler.” Hucurat, 49/10 mesajıyla vurgulanmıştır. Kaynak İslam İlmihali 1, TDV Yayınları İslam ve İhsan PAYLAŞ İslam ve İhsan İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de “Allâh katında dîn İslâm’dır …” Âl-i İmrân, 19 buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan böyle bir dîn aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” Âl-i İmrân, 85 ... Peygamber Efendimiz Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret hac etmendir” buyurdular. “İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular. İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16 Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir. Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” Muvatta’, Kader, 3. Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir. Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307 Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” er-Rad, 28 Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir. İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal ilm-i hâl sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır. İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz. Erkam Medya © islam&ihsan 2013 - 2022 altında yayınlanan yazıların tüm hakları mahfuzdur. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi yazıların tamamı izinsiz kullanılamaz.
Allaha iman ile ilgili ayetler *Allah, pisi temizden ayırıncaya kadar mü’minleri içinde bulunduğunuz şu durumda bırakacak değildir. Allah size gaybı bildirecek de değildir. Fakat Allah, peygamberlerinden dilediğini seçer gaybı ona bildirir. O halde Allah’a ve peygamberlerine iman edin. Eğer iman eder ve Allah’a karşı gelmekten sakınırsanız sizin için büyük bir mükafat vardır. *Zina eden kadın ve zina eden erkekten her birine yüzer değnek vurun. Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız, Allah’ın dininin koymuş olduğu hükmü uygulama konusunda onlara acıyacağınız tutmasın. Mü’minlerden bir topluluk da onların cezalandırılmasına şahit olsun. *“Rabbimiz! Biz, Rabbinize iman edin’ diye imana çağıran bir davetçi işittik, hemen iman ettik. Rabbimiz! Günahlarımızı bağışla. Kötülüklerimizi ört. Canımızı iyilerle beraber al.” *İman edip salih ameller işleyenlere gelince, Allah onların mükafatlarını eksiksiz ödeyecek ve lütfundan onlara daha da fazlasını verecektir. Allah’a kulluk etmekten çekinenlere ve büyüklük taslayanlara gelince; Allah onları elem dolu bir azaba uğratacaktır ve onlar kendilerine Allah’tan başka bir dost ve yardımcı da bulamayacaklardır. *Hayır! Rabbine andolsun ki onlar, aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükme içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe iman etmiş olmazlar. * Ey insanlar! Allah’a ve Peygamberine inanasınız, ona yardım edesiniz, ona saygı gösteresiniz ve sabah akşam Allah’ı tespih edesiniz diye Peygamber’i gönderdik. *Allah’a ve peygamberine inanır, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihat edersiniz. Eğer bilirseniz, bu sizin için çok hayırlıdır. *Allah’ın izni olmaksızın hiçbir musibet başa gelmez. Kim Allah’a inanırsa, Allah onun kalbini doğruya iletir. Allah her şeyi hakkıyla bilendir. *Ey iman edenler! Sizi elem dolu bir azaptan kurtaracak bir ticaret göstereyim mi size?
Kainatı yaratan, idare eden, kendisine ibadet edilen tek ve en yüce varlık olan Allah'a iman, iman esaslarının birincisi ve temelidir. Peki, Allah'a iman nedir? Allah'a iman nasıl olmalıdır? Kimler Allah'a iman eder? Diyanet’in İlmihal-1 “İman ve İbadetler” kitabında yer alan bilgilere göre, Allah'a iman hakkında merak edilenleri ve bilinmeyenleri sizler için derledik. ALLAH'A İMAN NEDİR? Kâinatı yaratan, idare eden, kendisine ibadet edilen tek ve en yüce varlık olan Allah'a iman, iman esaslarının birincisi ve temelidir. Bütün ilâhî dinlerde Allah'ın varlığı ve birliği tevhid en önemli inanç esası olmuştur. Çünkü bütün inanç esasları Allah'a imana ve O'nun birliği esasına dayanmaktadır. "Allah" kelimesinin, kendisine ibadet edilen yüce varlığın özel ismi olduğunu kabul eden bütün İslâm âlimleri konu ile ilgili açıklamaları sırasında O'nu şöyle tanımlamışlardır "Allah, varlığı zorunlu olan ve bütün övgülere lâyık bulunan yüce varlığın adıdır". Tanımdaki "varlığı zorunlu olan" kaydı, Allah'ın yokluğunun düşünülemeyeceğini, var olmak için başka bir varlığın O'nu var etmesine ve desteğine muhtaç olmadığını, dolayısıyla O'nun, evrenin yaratıcısı ve yöneticisi olduğunu ifade etmektedir. "Bütün övgülere lâyık bulunan" kaydı ise, yetkinlik ve aşkınlık ifade eden isim ve sıfatlarla nitelendiğini anlatmaktadır. Allah kelimesi, İslâmî metinlerde, gerçek mâbudun ibadet edilen varlığın ve tek yaratıcının özel ismi olarak kullanılagelmiştir. Bu sebeple O'ndan başka bir varlığa ad olarak verilmemiş, gerek Arapça'da, gerekse bu lafzı kullanan diğer Müslüman milletlerin dillerinde herhangi bir çoğul şekli de oluşmamıştır. ALLAH'A İMAN NASIL OLMALIDIR? Allah'a iman, Allah'ın var ve bir olduğuna, bütün üstünlük sıfatlarıyla nitelenmiş ve noksan sıfatlardan uzak ve yüce bulunduğuna inanmaktır. Bir başka deyişle Allah hakkında vâcip zorunlu, gerekli, câiz ve imkânsız sıfatları bilip öylece kabul etmektir. KİMLER ALLAH'A İMAN EDER? Her şeyi bilen ve her şeye gücü yeten bir Allah'a inanmak, ergenlik çağına gelmiş ve akıllı her insanın ilk ve aslî sorumluluğudur. İlâhî dinlerin kesintiye uğradığı dönemlerde yaşamış olan veya hiçbir dinden haberi olmayan kimseler de bir Allah inancına sahip olmakla yükümlüdürler. Çünkü insan yaratılıştan getirdiği mutlak ve üstün güce inanma duygusu ile evrendeki akıllara durgunluk veren düzeni gördükten sonra bu düzeni sağlayan bir ve eşsiz yaratıcının varlığı inancına kolaylıkla ulaşır. "...Gökleri ve yeri yaratan Allah hakkında şüphe mi vardır?..." İbrâhim 13/10 meâlindeki âyet bu gerçeği dile getirmektedir.
Allah’a iman nedir, neden Allah’a iman ederiz? Allah’a iman neden önemlidir? Allaha iman etmek ile ilgili ayet ve hadisler nelerdir?Kainatı yaratan, idare eden, kendisine ibadet edilen tek ve en yüce varlık olan Allah’a iman, iman esaslarının birincisi ve temelidir. Allah’a iman; Allah’ın varlığı ve birliği tevhid inanmak, O’nu tanımak ve O’na kulluk etmektir. ALLAH’A İMAN NEDİR? Allah’a iman; Allah’ın varlığına ve birliğine inanmak ve O’nu sıfat ve isimleriyle güzelce tanımaktır. Allah’ın sıfatlarını zati/selbiyye ve sübütiyye olmak üzere ikiye ayırırlar Zati/Selbî sıfatlar altı tane olup şunlardır a Vücud Allah’ın varlığı, b Kıdem Ezelî olması, yani varlığının evveli olmaması, c Bekâ Ebedî olması, yani varlığının sonu bulunmaması, d Muhâlefetün li’l-havâdisAllah’ın varlıklardan hiçbir şeye benzememesi, e Kıyam bi zâtihi Varlığının kendisinden olması, f Vahdaniyet Allah’ın bir olmasıdır. Sübûtî sıfatlar sekizdir a Hayat Allah’ın diri olması, b İlim Her şeyi bilmesi, c İrade Her mümkünü caiz olan bir şekle ve vakte tahsis etmesi, d Kudret Her şeye gücünün yetmesi, e Semî Her şeyi işitmesi, f Basar Her şeyi görmesi, g Kelâm Ses ve harfe muhtaç olmadan konuşması, h Tekvin Var etme, yok etme, yaşatma ve öldürme gibi fiillerin başlangıcı olan bir sıfattır. İnsan aklı; gökleri, yeri ve ikisinin arasındakileri yoktan var eden Allah Teâlâ’yı kâmil mânâda idrâk edemez. Zira beşerî ilmin yolu, beş duyu, akıl ve kalptir. Bütün bu idrak kâbiliyetlerinin kudreti ise sınırlıdır. Kudret ve selâhiyeti sınırlı olan vâsıtalarla Bâkî, Mutlak, Ezelî ve Ebedî olan bir varlık kavranamaz. Mahdut vâsıtalarla olan idrak, ancak mahdut olarak gerçekleşebilir. Zira sınırlı olanın sınırsızı idrâki mümkün değildir. Okyanustan ancak kabımız kadar su alabiliriz. Şu hadîs-i şerîf, bu gerçeği ne güzel hulâsa eder “Hızır -aleyhisselâm-’ın, Mûsâ -aleyhisselâm-’a acâip, garâip ve hikmeti meçhul hâdiseler gösterdiği seyahat esnâsında, bir serçe kuşu gelerek, bindikleri geminin kenarına kondu. Sonra denizden gagasıyla su aldı. Hızır -aleyhisselâm-, bu manzarayı Mûsâ -aleyhisselâm-’a göstererek şu teşbihte bulundu –Allâh’ın ilmi yanında senin, benim ve bütün mahlûkâtın ilmi, şu kuşun denizden gagasıyla aldığı su kadardır.»” Buhârî, Tefsîr, 18/2-4 Bu sebeple Cenâb-ı Hakk’ı zâtı itibârıyla düşünüp tefekkür etmeye kalkışmak, birtakım hayaller ve evhamlardan öte bir şey kazandırmaz ve sâlim inancı zedeler. Zira gözün bir görme mesâfesi vardır. Kulağın işitme mesafesi vardır. Vücuttaki her âzânın mahdut bir güç ve tâkâti vardır. Aynı şekilde aklın da bir hudûdu vardır ve onun ötesinde başka âlemler bulunmaktadır. Aklın mesâfesi aşılırsa akıl infilâk eder ve cinnet hâli meydana gelir. Bu sebeple Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuşlardır “Allah Teâlâ’nın yarattıkları ve nîmetleri üzerinde tefekkür edin, fakat Zât’ı üzerinde düşünmeyin! Zira siz, O’nun kadrini lâyık olduğu şekilde aslâ takdîr edemezsiniz.” Bkz. Deylemî, II, 56; Heysemî, I, 81; Beyhakî, Şuab, I, 136 İbn-i Arabî Hazretleri v. 638/1240 de şöyle buyurmuştur “Allah Teâlâ ile alâkalı olarak aklına hangi düşünce gelirse gelsin, bilesin ki Allah Teâlâ onun çok ötesindedir.” Zira Cenâb-ı Hakk’ın bir sıfatı da “Muhâlefetün li’l-havâdis Sonradan yaratılan varlıklara benzememek”tir. Ancak sıfattan mevsûfa, eserden müessire, sanattan sanatkâra ve sebepten müsebbibe geçerek Cenâb-ı Hakk’ın azamet, kudret ve rahmetini idrâk etmeye çalışmak, her zaman teşvik edilmiştir. Mikrodan makroya kâinattaki her şey, ilâhî azametin bir aynası veya vitrini mâhiyetindedir. Eğer idrâk, selîm bir irâde ve temiz bir tefekkürle Cenâb-ı Hakk’ın sıfatları ile fiillerine eserlerine nazar edecek olsa, onun münkir olması aslâ düşünülemez. Zira inkâr, zihnî ve fikrî faaliyet ile kalbî tahassüsün bozulduğu yerde başlar. Akl-ı selîm sahibi bir kişi, küfür âleminde gözünü açmış bile olsa, küfürden kurtulma ihtimâli çok yüksektir. Kur’ân-ı Kerîm, buna örnek olarak Hazret-i İbrahim’i gösterir. O, müşrik bir çevrede doğup büyümesine rağmen sırf zihnî sâfiyet ve kalbî melekeleriyle Allah Teâlâ’nın varlık ve birliğini idrâk etmiştir. Bu itibarla akl-ı selîmin mutlak mânâda münkir olması mümkün değildir. Zira bir şeye yok demekle işin içinden çıkılamaz. İknâ edici, doğru delil ve ispatlar gerekir. Hayat, kâinât ve ölüm ötesi muammâsını çözemeyince, sadece “yok” demekle kurtulmaya çalışanlar, vücut sıhhati bozulduğu hâlde farkında olmayan kimselere benzerler. Onların aç oldukları hâlde aç değilim demeleri, ancak hastalıklarının bir ispatıdır. Narkoze edilen hasta, uzuvlarını bir kumaş gibi kesip biçen neşteri fark etmez. Aynen bunun gibi rûhunu yüce hakîkatlere karşı hasta edip de hastalığının farkında olmayan çok kimseler vardır. Cenâb-ı Hak onlar hakkında “Körler, sağırlar...” tâbirini kullanır.[1] Zira Allah Teâlâ, her insanın fıtratına, inanma ihtiyâcı ve hakîkati tanıma kâbiliyeti lûtfetmiştir. Buna rağmen îman ve hakîkatten uzaklık, ancak rûhî bir körlük ve sağırlık sebebiyledir. Yoksa inanmayan kimsenin rûhu da Allâh’ı idrâke hazırdır, ama bu husûsiyetini mânevî körlük ve sağırlığı sebebiyle şuur üstüne çıkaramamaktadır. Tıpkı görülüp de hatırlanmayan rüyâlar gibi... Veya kafeste doğup büyüyen ve kanatları kireçlenerek uçma melekesini kaybeden bir kuş gibi… Dikkat edilirse beşerî ve semâvî dînlerin hepsinde “Allah inancı” vardır. Ancak bu inanç, zaman içinde tevhid muhtevâsının dışına çıkmış olup çeşitli yanlışlıklar arz etmektedir. Bu sebeple İslâm nazarında geçerli kabul edilmezler. Zira onların inancı; kâinatın yegâne Yaratıcı’sının noksan sıfatlardan münezzeh, kemâl sıfatlarla muttasıf ve müteâl, yani idrâk ötesi mükemmel oluşuyla bağdaşmaz. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in Rabb’inden naklettiği şu hadîs-i kudsîde, bu yanlışlıkların bir kısmı şöyle zikredilir “Allah Teâlâ şöyle buyurdu Âdemoğlu Ben’i yalanladı. Hâlbuki Ben’i yalanlamaya hakkı yoktu. Âdemoğlu Bana hakaret etti, hâlbuki buna hakkı yoktu. Ben’i yalanlamasına gelince; öldükten sonra onu tekrar diriltemeyeceğimi iddiâ etmesidir. Hakaret etmesine gelince; o da bana çocuk isnâd etmesidir. Hâlbuki Ben zevce ve çocuk edinmekten münezzehim.” Buhârî, Tefsîr, 2/8 ALLAH’IN SIFATLARI Âhir zamanda, Allah Teâlâ hakkındaki yegâne sahih îtikad, ancak İslâm’dan öğrenilebilir. İslâm, Allâh’ın ve Peygamberi’nin beyânına bağlı olarak Cenâb-ı Hakk’a dâir birtakım sıfatlar ortaya koyar ve bu sıfatlardan herhangi birinin noksanlığını veya bunlara uygun olmayan bir başkasının ilâvesini kabul etmez. Bu sıfatlar umûmî ve meşhur tasnîfe göre iki kısma ayrılır Zâtî sıfatlar Subûtî sıfatlar Zâtî Sıfatlar/Sıfât-ı Selbiyye Vücûd Allah vardır ve varlığı hiçbir şeye muhtaç değildir. Bu itibarla O’na vâcibu’l-vücûd denir. Yani O’nun, var olmama ihtimâli yoktur. Cenâb-ı Hakk’ın dışında bütün varlıklar ise, O’nun yarattığı mahlûkattır ve mümkinü’l-vücûddur. Yani olsalar da olur, olmasalar da. Kıdem Varlıkların sebep-netice münâsebetlerine bağlı olarak bir ilk sebepten başlaması, mantıkî bir zarûrettir. Öyle bir sebep ki, var edilmeye muhtaç olmaktan münezzeh ve bizzat var etmeye muktedir olmalıdır. İşte bu sebep, Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla O’nun yüce varlığının başlangıcı yoktur. Her şeyin başlangıcı O’dur. O, kadîm ve ezelîdir. Bekà Varlığının sonu yoktur, ebedîdir. Vahdâniyet Allah Teâlâ tektir. O’nun; zâtında, sıfatlarında ve fiillerinde, şerîki ortağı ve nazîri benzeri yoktur. Kâinâtın yaratıldığı andan itibâren akıp giden âhenkli seyri, hiç aksamayan nizâmı ve iç içe sonsuz hikmet ve esrârı, her şeyin sadece bir tek kudretin eseri olduğunu göstermektedir. Şayet bu kudret, tek değil de birden fazla olsaydı, irâdeler arasındaki farklılık sebebiyle kâinâttaki sonsuz âhenk, emsalsiz nizâm ve hikmetler birbirine karışır ve hayat imkânsız hâle gelirdi. Âyet-i kerîmelerde şöyle buyrulur “Allah evlât edinmemiştir; O’nunla beraber hiçbir ilâh da yoktur. Eğer öyle olsaydı, her ilâh kendi yarattığını sevk ve idare eder ve mutlakâ onlardan biri diğerine galebe çalardı birbirlerine üstün gelmeye çalışırlardı. Allah, o müşriklerin yakıştırdığı şeylerden münezzehtir.” el-Mü’minûn, 91 “Eğer yerde ve gökte Allah’tan başka ilâhlar olsaydı, her ikisi de kesinlikle bozulup gitmişti. Demek ki Arş’ın Rabb’i olan Allah, onların yakıştırdıkları sıfatlardan münezzehtir.” el-Enbiyâ, 22 Kur’ân-ı Kerîm baştan başa dikkatli bir nazarla gözden geçirildiğinde görülür ki, Allâh’ın, kullarını mükellef kıldığı husûsiyetlerin en mühimi, zâtı hakkındaki inançtır. Bu inancın en hassas noktası da vahdâniyettir. Zira tevhîd akîdesinin ortaklığa tahammülü yoktur. Bu sebeple Allâh’a şirk koşma, ilâhî gazabı davet etme yönünden İslâm nazarında birinci sırayı teşkîl eder. Kur’ân-ı Kerîm, bu fikrî sefâlete sürüklenmekten korunmayı sağlayacak tehdit, îkaz ve irşadlara bilhassa yer vermiştir “...Kim Allâh’a ortak koşarsa muhakkak Allah ona Cennet’i haram eder, varacağı yer ateştir. Zulmedenlerin yardımcıları yoktur.” el-Mâide, 72 “Rasûlüm! Şüphesiz Sana da Sen’den öncekilere de şöyle vahyolundu Yemin ederim ki eğer Allâh’a şirk koşarsan, amellerin mutlakâ boşa gider ve hüsrana düşenlerden olursun!” ez-Zümer, 65 “Doğrusu Allah Teâlâ, kendisine şirk koşulmasını aslâ mağfiret etmez; bundan başkasını, dilediği kimse için mağfiret buyurur. Kim Allâh’a şirk koşarsa o büyük bir günah ile iftirâ etmiş olur.” en-Nisâ, 48 Vahdâniyet husûsundaki en küçük bir eksiklik, fazîlet ifâde eden sayısız amelle telâfî olunamaz. Tıpkı şunun gibi ki, bir insana çokça maddî iyilikler yapılsa, bunun yanında şeref ve haysiyetine yönelik bir kusur işlense, yapılan iyiliklerin hiçbir kıymeti kalmaz. Bu açıdan bakıldığında Allâh’ı inkâr etmek, O’nun izzet-i ilâhiyyesine karşı affedilmez bir kusur işlemektir. Affedilmeyişinin sebebi de taşıdığı bu mânevî ağırlıktır. Yani bir kişi küfür ve şirk üzere ölürse affedilmesi mümkün değildir. Ölmeden evvel şirk ve küfürden vazgeçip tevbe ederse, bu tabiî ki Cenâb-ı Hakk’ın lûtfu ile affedilir. Bu itibarla kullardan Cenâb-ı Hakk’ın istediği ilk husus îman, sonra da amel-i sâlihlerdir. Muhâlefetün li’l-havâdis Allah Teâlâ’nın eşi ve benzeri yoktur. O, yaratılmış olan, sonradan meydana gelen hiçbir şeye benzemez. Dolayısıyla O, her türlü beşerî sıfatlarla tavsiften münezzehtir. Kıyâm bi-nefsihî Allah Teâlâ, bi-zâtihî vardır. Ezelden ebede kendi zâtıyla kàim ve dâimdir. Varlığında hiç kimseye ve hiçbir şeye muhtaç değildir. Bilâkis var olmak husûsunda her şey O’na muhtaçtır. Subûtî Sıfatlar Hayat Allah Teâlâ diridir, devamlı ve mutlak bir hayat sahibidir. Bu husûsiyeti kendi zâtıyla kàimdir. Diğer bütün hayatlar ise, O’nun bu yüce sıfatının bir tecellîsi olarak vardır ve izâfîdir. Hayat, Hak Teâlâ Hazretleri’nin ilim ve kudret gibi kemâl sıfatları ile muttasıf olmasının sahihliğini mümkün kılan bir sıfat-ı ezeliyyedir. Çünkü ilim, ancak hayat sahibi bir zâtta bulunabilir. Hayat sıfatıyla muttasıf olmayan bir zât, ilim ve emsâli kemâl sıfatlarının hiçbirisi ile muttasıf olamaz. Cenâb-ı Hakk’ın hiçbir sıfatı kulların sıfatlarına benzemediği için, O’nun hayat sıfatı da mahlûkâtın hayatı gibi değildir. Allah Teâlâ’nın Hayy sıfatı, Zât-ı Bârî’sinden aslâ ayrılmayan bir kemâl sıfatıdır. Zira Allâh’a âit olan hayat, zıddı ölüm olan bir hayat değil, bilâkis yalnız ona mahsus ezelî ve ebedî bir hayattır. Mahlûkâtın hayatı ise, bir beden ile rûhun birlikteliğinden doğan geçici bir hayattır, hakîkî hayat değildir. Onun için günü geldiğinde her fânîden geri alınır. İlim Allah Teâlâ ezelî ilim sahibidir ve O’nun ilmi her şeyi kuşatmıştır. O’nun ilminin dışında kalan hiçbir şey yoktur. O, olmuş olacak her şeyi hakkıyla bilir. Onun ilmi için gizli veya sır da mevzubahis değildir. Her şey O’na ayân ve âşikârdır. İnsanoğluna verilen bütün ilimler ise, bu sıfattan bir nebzedir ve izâfîdir. İlm-i ilâhî, düşünce ve fikir mahsûlü olmaktan münezzehtir. Şu kâinâtta görülen, hiçbir akıl ve irâdenin erişemeyeceği derecede ince ve hassas olan bu nizam, âhenk ve irtibat, Cenâb-ı Hakk’ın ne kadar sonsuz bir ilim sahibi olduğunun en sâdık delîlidir. Zerrelerden kürelere kadar her şey, tamamen ve kemâlen Cenâb-ı Hakk’ın ilmi dâhilinde olmasa idi, âlemde devamlı temâşâ edip durduğumuz şu umûmî irtibat ve âhenk vücut bulamazdı. Zira ufacık bir şeyi bile muntazam bir sûrette yaratmak; elbette onu ve onun ne sûrette, ne gibi sebep ve şartlar ile vücûda geleceğini bilmeye bağlıdır. İnsanoğlu, küçücük bir buluşa bile asırlar boyunca üst üste biriken pek çok tecrübe neticesinde ulaşabilmektedir. Hâlbuki bu keşif, îcat ve henüz çözülememiş sonsuz sırlar; Cenâb-ı Hakk’ın, kâinâtın nizâmına bir anda ilm-i ilâhîsi ile yerleştirdiği husûsiyetlerdir. Bu hakîkati hatırlatmak üzere Cenâb-ı Hak şöyle buyurur “Ey insanlar! Yaratan Allah hiç bilmez mi? Hiç şüphesiz O, en gizli şeyleri bilir, her şeyden hakkıyla haberdardır.” el-Mülk, 14 Diğer bir âyet-i kerîmede şöyle buyrulur “Şayet yeryüzündeki ağaçlar kalem, deniz de arkasından yedi deniz katılarak mürekkep olsa yine Allâh’ın sözleri ilmi tükenmez. Şüphe yok ki Allah Azîz ve Hakîm’dir.” Lokmân, 27 Semî Allah her şeyi işiticidir. O’nun işitmesi bizim işitmemize benzemez. O’na gizli kalan hiçbir ses yoktur. Hattâ meşhur tarifiyle bir kaya üzerinde sessizce yürüyen bir karıncanın ayak seslerini dahî işitir. İşitme sıfatını hâiz bütün varlıklar Cenâb-ı Hakk’ın bu sıfatının tecellîsi ile işitirler. Bunlar, bu tecellî kendilerinden alındığı an, hiçbir şey duyamazlar. Besar Cenâb-ı Hakk’ın görmesi de diğer sıfatları gibi zât-ı ilâhîsinin muktezâsıdır. O her şeyi hakkıyla görür. O’nun nazarına gizli kalan hiçbir şey yoktur. Yine meşhur tabirle O, son derece karanlık bir gecede siyah bir taşın üzerinde duran simsiyah karıncanın ayak izlerini dahî görür. Cenâb-ı Hak, mahlûkâtının en gizli düşüncelerini dahî bilir, bütün sözlerini işitir ve yaptıkları her şeyi eksiksiz olarak görür. Cenâb-ı Hak bu sıfatlarını Kur’ân-ı Kerîm’de sık sık hatırlatır ki kulları emir ve nehiylerine dikkat ederek, dürüst kişiler ve sâdık mü’minler olsunlar. İrâde Allah Teâlâ emirlerinde, hükümlerinde ve fiillerinde hürdür. Dilediğini murâd eyler ve dilediğince işler. Bir şeyin olmasını murâd ettiğinde O’nun emri sadece “كُنْ Ol!” demekten ibarettir; o şey hemen oluverir. Bkz. el-Bakara, 117 Cenâb-ı Hak yegâne fâil-i muhtârdır. Her oluş ve fiil, onun irâdesine bağlıdır. Kısaca “Allâh’ın dilediği olur, dilemediği olmaz!” Bu itibarla Cenâb-ı Hakk’ın râzı olduğu fiiller O’nun murâdı ile tahakkuk ettiği gibi, râzı olmadığı fiiller de imtihan muktezâsı yine O’nun izn-i ilâhîsi ile gerçekleşir. Kur’ân-ı Kerîm incelendiğinde Allah Teâlâ’nın mutlak irâdesinin sınırlandırılmasına hiçbir zaman müsâade etmediği görülür. Cenâb-ı Hak, sık sık irâdesinin mutlak hür olduğunu, her istediğini yapabileceğini bildirir. Hattâ “Kur’ân’ın baştan sona bütün ifadeleri, bu esas üzere binâ edilmiştir.” diyebiliriz. Öyle ki Cenâb-ı Hak; inkâr, şirk ve kul hakkı hâriç, kullarının günah ve cürümleri husûsunda azap takdîrini dahî meçhul bırakmış ve dilediği şekilde muâmele edeceğini bildirmiştir. Yani dilediği kulunu affedecek, dilediğini affetmeyecektir. Bu hâlin sırrî tarafı, beşer idrâkinin ötesindedir. Bu hakîkat, âyet-i kerîmede şöyle beyan buyrulur “Göklerde ve yerde ne varsa Allâh’ındır. O, dilediğini bağışlar, dilediğine azâb eder. Allah çok bağışlayıcı ve çok merhametlidir.” Âl-i İmrân, 129 Kudret O, sonsuz kudret sahibidir, her şeye kâdirdir. O’nun için hiçbir güçlük yoktur. Dilediğini, eksiği ve fazlası olmaksızın hikmet çerçevesinde yapar. Şu müşâhede ettiğimiz âlemin, dehşet verici bir intizam üzere yaratılmış olması, Cenâb-ı Hakk’ın kudretine açık bir delildir. Kudret-i ilâhiyyeyi kendi acziyetimizle mütâlaa ederek bu hususta hatâya düşmemeliyiz. Zira bizdeki güç ve kudret hem sınırlıdır, hem de onların zıddı olan acziyet ile mâlûldür. Ancak Cenâb-ı Hakk’ın sonsuz kudreti hem mahdut değil, hem de acziyet gibi her türlü menfî vasıftan münezzehtir. Dolayısıyla O’nun sonsuz kudreti karşısında âciz olmayan hiçbir varlık yoktur. Bizim kudretimiz de ancak O’nun verdiği kadardır. O kudrete baş kaldıran nice gâfillerin hazin âkıbetleri insanlık tarihinin felâket dolu hüsran sayfalarını teşkîl etmiştir. Nemrud, Firavun, Kârun, Ebû Cehil ve daha niceleri, bir hiç hâlinde bu dünyadan göçüp gitmiştir. Cenâb-ı Hakk’ın, azâb için ebedî âleme alırken onlara takdîr ettiği ölüm de, âdeta bir istihzâ mâhiyetinde olmuştur. Bilhassa ilâhlık dâvâsı güden koca Nemrud’un cılız ve topal bir sivrisineğe mağlûb edilmesi, kudret-i ilâhiyye husûsunda câlib-i dikkat bir mesaj taşımaktadır. Yine ordusundaki fil sürülerine güvenerek Kâbetullâh’a saldırmaya cür’et eden Ebrehe ve askerlerinin, sıkletsiz ebâbîl kuşları tarafından helâk edilmeleri de ayrı bir ibrettir. Kelâm Allah Teâlâ, kelâm sahibidir. Bunun için sese, harflere, kelime ve cümleleri tertip etmeye muhtaç değildir. Yani O’nun konuşması, harften de sesten de münezzehtir; insanların söz ve konuşmasına aslâ benzemez. Zira insanların konuşması, O’nun kelâmından nasîb alarak gerçekleşir. “Kelâm” sıfatının tecellîsi ile Kur’ân-ı Kerîm ve diğer mukaddes kitaplar vücut bulmuştur. Cenâb-ı Hakk’ın kelâmı olduğu için herkesin Kur’ân-ı Kerîm’in mübarek lâfızlarına ihtiram etmesi lâzımdır. Ona abdestsiz dokunmak haramdır, büyük günahtır. Zira Cenâb-ı Hak şöyle buyurur “Şüphesiz bu, korunmuş bir kitapta bulunan değerli bir Kur’ân’dır; ona tertemiz abdestli olanlardan başkası el süremez! O, Âlemlerin Rabbi’nden indirilmiştir.” el-Vâkıa, 77-80 Hadîs-i şerîflerde ise şöyle buyrulur “Kur’ân’a ancak temiz olan dokunsun!” Muvatta’, Kur’ân, 1 “Kur’ân’a temiz olan dışında hiç kimse dokunmasın!” Hâkim, Müstedrek, I, 553/1447 Tekvîn Cenâb-ı Hakk’ın yaratma sıfatıdır. Bu, yoktan var etme demektir; yalnız O’na mahsustur. Sayısız âlemler O’nun eseridir. Tekvîn, el veya âletle bir şey yapmayı ifade etmez. Tekvîn, irâde ile kudretin taalluku ve kâinâtın emre boyun eğdirilmesiyle gerçekleşen bir yaratmadır. Hak Teâlâ Hazretleri’nin bütün ulvî sıfatları gibi tekvîn sıfatı da kadîm ve ezelî olmakla birlikte, onun tesir ve tecellîsi ile hâsıl olan kâinâtın her cüz’ü hâdistir sonradan meydana gelmiştir. Cenâb-ı Hakk’ın kulları tarafından bilinmesi, başlıca bu sıfatlarla mümkündür. Bahsettiğimiz bu sıfatlar ve diğer sonsuz sıfât-ı ilâhiyye, ayrı ayrı zaman ve mekân şartlarına göre değil, her an Cenâb-ı Hakk’ın varlığında mevcuttur. O’nun yüce zâtına âit bütün sıfatların muhtevâları târiflere sığmayacak bir genişlik ve sonsuzluk arz eder. Onların hepsi ezelî ve ebedîdir. Hepsi O’nda mutlaktır ve sonsuz husûsiyetlere sahiptir. Yani hiçbir sıfatının hudut ve sâhili yoktur. Bu itibarla O’nun ilmi, kelâmı, kudreti, tekvîni ve diğer bütün evsâfı bu mâhiyetleriyle her türlü teşbih ve îzahtan da münezzehtir. Bizim ve dünyamızın husûsiyetleri ise hem mahdut, hem de fânîdir. Bu hâliyle daha kendisini kâmil mânâda tanıyamayan insanoğlunun, elbette ki Cenâb-ı Hakk’a âit husûsî mâhiyetteki sıfatları lâyıkı vechile idrâki mümkün değildir. Yani nasıl ki Allah Teâlâ’nın zâtının hakîkat ve mâhiyetini idrâk edemiyorsak, sıfatlarının da hakîkat ve mâhiyetini kâmil mânâda idrâk edemeyiz. O’nun sıfatlarından dünyamızda tecellî edenler, ancak birer kırıntı mesâbesindedir. Necip Fâzıl ne güzel söyler Atomlarda cümbüş, donanma, şenlik;; Ve çevre çevre nûr, çevre çevre nûr. İçiçe mîmârî, iç içe benlik; Bildim seni ey Rab, bilinmez meşhûr! Allâh’ın Varlık ve Birliğinin Delilleri Şu uçsuz bucaksız kâinatta akılları hayret ve acze düşüren bir nizam ve âhenk olduğu âşikârdır. Bu nizam ve âhenk, kâinât yaratıldığından beri son derece mükemmel, ince ve hassas hesapların ebedî dengesi içerisinde, hiç şaşmadan devam edip gitmektedir. Bir meyve bahçesinin sahibi, bir sabah kalktığında fidanların bâzılarının düzensiz bir şekilde devrilmiş bulunduğunu görse, bunu bir fırtınanın veya tabiî bir âfetin neticesi olarak kabullenebilir. Ancak ağaçların devrilişinde bir hesap ve düzen olsa, meselâ her üç veya beş ağaçtan biri sırayla devrilmiş bulunsa, bunun tabiî bir âfetle meydana geldiğini kabul edemez. Anlar ki, bu hasara, hesaba muktedir bir varlık sebep olmuştur. O hâlde düşünmelidir ki, beş-on ağacın devrilmesinden ibaret bir hâdisenin, şuuru olmayan sebeplere bağlanmasını kabul edemeyen idrâkler, kâinattaki bunca hesâbî inceliğe rağmen onun tesâdüfen veya kendi kendine var olduğunu iddiâ etmesi ne abes bir gaflettir![2] Şâir Necip Fazıl, böyle bir gaflete sürüklenenlere şöyle seslenir Yön yön sarılmışım ne yana baksam, Sarılan olur da saran olmaz mı? Kim bu yüzü çizen sanatkâr ressam; Geçip de aynaya soran olmaz mı? Fıtratı bozulmamış her sâlim akıl, kâinattaki sebepler zincirini şuurlu bir şekilde fark eder ve hepsinin bir müsebbibü’l-esbâba, yani bütün sebeplerin asıl sebebi olan Cenâb-ı Hakk’a vardığını idrâk ile îmân eder. Ancak bu hususta şeytan, beşer tefekkürünü yanıltmak için her köşe başında insanoğluna binbir hîle ve tuzak kurmuştur. Dolayısıyla, sâlim bir kafayla düşünüp insafla hareket ederek şeytanın tuzaklarından kurtulmak îcâb eder. Kur’ân-ı Kerîm’de “Kulları içinde ancak ilim sahibi olanlar Allah’tan lâyıkıyla korkarlar.” buyrulur. Fâtır, 28 Bu sebeple Allâh’ın azamet ve kudretini lâyıkıyla kavramak, her şeyden önce bir ilim işidir. Bu gerçek dolayısıyladır ki makro ve mikro âlemlerin incelikleri üzerinde çalışan âlimler, müşâhede ettikleri dehşet verici nizam ve kânunlar sebebiyle Yaratıcı’nın varlığını ve kudretini herkesten daha mükemmel bir şekilde idrâk ederler. Bunun bir misâlini Hint âlimlerinden Doktor İnâyetullah el-Maşrikî şöyle anlatır 1909 yılında yağmurlu bir Pazar günü Cambridge Üniversitesi profesörlerinden meşhur astronomi âlimi Sir James Jones’i gördüm. İncil ve şemsiyesi koltuğunun altında olduğu hâlde kiliseye gidiyordu. Ona yaklaşarak selâm verdim, cevap vermedi. Tekrar selâm verince “–Benden ne istiyorsun?” dedi. “–İki şey istiyorum beyefendi! Birincisi, yağmurun bu şiddetine rağmen şemsiyeniz neden koltuğunuzun altında duruyor?” dedim. Gülümseyerek derhâl şemsiyesini açtı. Devamla dedim ki “–İkincisi de, sizin gibi dünya çapında söz sahibi olan bir âlimi kiliseye gitmeye sevk eden şey ne olabilir?” Sir James, bu suâlim karşısında kısa bir süre durakladıktan sonra “–Bugün bize gel de akşam çayını birlikte içelim!” dedi. Akşam evine gittiğimde, bana semâvî cisimlerin yaratılışından, onlardaki müthiş sistemlerden, aralarındaki korkunç uzaklık ve farklardan, bu cisimlerin mâcerâlarından, mihverlerinden, çekimlerinden, akıllara durgunluk veren ışık tufanlarından vs. bahseden bir konferans vermeye başladı ki, o anda kalbimin Allâh’ın azamet ve heybetinden titrediğini hissediyordum. Sir James’in ise Allah korkusuyla saçları diken diken olmuş, gözlerinden yaşlar boşanmış ve elleri tir tir titriyordu. Bir ara durdu ve sözlerine şöyle devâm etti “−İnâyetullah dostum! Allâh’ın yaratmış olduğu bütün bu güzelliklere ve ihtişâma göz attığımda, Allâh’ın celâlinden vücûdum titremeye başlar. Cenâb-ı Hakk’ın huzûrunda eğilerek O’na Allâh’ım Sen büyüksün!» dediğimde, vücûdumdaki her bir hücrenin bu sözümü tasdik ettiğini hissederim. İşte o zaman ben, büyük bir huzur ve saâdet duyarım ve bu saâdetimin, diğer insanların saâdetinden bin defa daha üstün olduğunu bilirim.” Bunun üzerine ben de kendisine, o anda hatırıma gelen şu âyet-i kerîmeyi okudum “Kulları içinde ancak ilim sahibi olanlar Allah’tan lâyıkıyla korkarlar.” Fâtır, 28 Sir James, âyet-i kerîmeyi işitince birdenbire haykırdı “–Ne diyorsun, Kulları içinden ancak âlimler, Allah’tan gereğince korkarlar.» öyle mi? Bu çok müthiş, aynı zamanda çok garip ve acâyip bir şey!.. Benim elli yıllık uzun araştırma ve tecrübelerim neticesinde keşfettiğim bir şey, Hazret-i Muhammed’in önceden haber verdiği şeyler arasında mı bulunuyor? Bu âyet hakîkaten Kur’ân’da var mı? Eğer öyleyse, Kur’ân-ı Kerîm’in Allah tarafından vahyedilmiş bir kitap olduğuna şâhitlik ettiğimi bir tarafa yaz!.. Hazret-i Muhammed ümmî idi, okuma-yazma bilmiyordu. Bu yüzden O’nun bu sırrı kendi kendine keşfetmesi mümkün değildir. O hâlde bu sırrı O’na bildiren Cenâb-ı Allah’tır.” Vahidüddin Han, İslâm Meydan Okuyor, s. 251-253 Böyle müsbet ilimlerle meşgul olan nice gayr-i müslim ilim erbâbı müslüman olmuş ve niceleri de îmân etmese bile kendilerini hakkı teslîm etmek mecbûriyetinde hissetmişlerdir. Bu hâl, Kur’ân-ı Kerîm’in bir mûcizesidir. Allah Teâlâ buyurur “Habîbim! Gerçek ilim erbâbı, Rabb’inden Sana indirilen ilâhî vahyin tamâmen hakîkatten ibaret olduğunu ve Hamîd olan Allâh’ın yoluna ilettiğini elbette göreceklerdir.” es-Sebe’, 6 “İnsanlara ufuklarda ve kendi nefislerinde âyetlerimizi göstereceğiz ki, onun Kur’ân’ın hak olduğu kendilerine iyice belli olsun! Rabb’inin her şeye şâhid olması yetmez mi?..” Fussilet, 53 Kâinâta ibret nazarıyla bakan her göz, onda bu âyet-i kerîmelerin sayısız tezâhür sahnelerini seyreder Kudret-i İlâhiyye Misalleri Dünyada sadece insanlar ve hayvanlar mevcut olsaydı, havadaki bütün oksijeni kullanıp karbondioksite çevirirler ve bir müddet sonra oksijenin azalmasına mukàbil gittikçe artan karbondioksit ile zehirlenip yok olurlardı. Ancak bu âlemi var eden kudret bir de bitkileri yaratmış ve onlara da karbondioksiti kullanıp oksijene dönüştürme kâbiliyeti vermek sûretiyle âlemde bir denge ve devam edip giden bir akış meydana getirmiştir. Diğer taraftan Cenâb-ı Hak, dünyanın dörtte üçünü su ile doldurmuştur. Dörtte birinin büyük kısmını da bitki yetiştirme kâbiliyeti olmayan kayalıklar veya çöller olarak yaratmıştır. Geride kalan çok az bir kısmı topraktır. Ancak o ne yüce bir kudrettir ki, bu toprağı, ebedî bir değişim ve hâlden hâle geçiş ile bütün canlıları doyuracak gıdâların kaynağı kılmıştır. Şöyle ki Bir hayvan türünü ele alalım. Bu türden ne kadar canlı gelmiş ve gelecek ise hepsi dünyaya bir anda gönderilmiş olsa idi, dünya mekân olarak sadece o türe kâfî gelmeyeceği gibi, gıdâlar da onlara yetmezdi. Ancak Allah Teâlâ, onları zaman sırrı ile mekândakinden daha geniş bir şekilde yayıp bir teselsül kanunu ile yaratmaktadır. Bütün canlılar için aynı nükte geçerlidir. Dolayısıyla Dünya, zaman ve mekân sırrı ile, normal kapasitesinin trilyonlarca katı fazlasına sahne olabilmektedir. Yani varlıkların âlemimizde yer alışları da bir denge ile tahdîde tâbîdir. Meselâ bir çınar ağacı, her yıl milyonlarca tohum üretir. Bunların etrafa dağılması için tüyden âdeta birer paraşütleri bulunur. Bu tohumlar rüzgâr vâsıtasıyla çok uzak mekânlara ulaşır. Eğer bir tek çınar ağacına âit bütün tohumlar yeni bir çınar olsaydı, kısa bir zaman sonra Dünya’nın her tarafı çınarların istilâsına uğrardı. Yani koca Dünya bir tek ağaca dar gelirdi. Diğer bütün varlıklar için de bu misâli şümullendirmek mümkündür. Bu da kâinatta kolay kolay akıl sır erdirilemeyecek bir âhenk ve dengenin mevcûdiyetini gösterir. Böylesine mükemmel, girift ve çok ince bir hesap mekanizmasının varlığı, Yaratcı’sının varlık ve birliğine, kudret ve azametine ulvî bir nişânedir. Âyet-i kerîmelerde buyrulur “O, semâyı yükseltti ve mîzânı ölçü ve dengeyi koydu.” er-Rahmân, 7 “O ki, birbiri ile âhenktar yedi göğü yaratmıştır. Rahmân olan Allâh’ın yaratışında hiçbir uygunsuzluk göremezsin. Gözünü çevir de bir bak, bir bozukluk görebiliyor musun? Sonra gözünü, tekrar tekrar çevir bak; göz aradığı bozukluğu bulmaktan âciz ve bitkin hâlde sana dönecektir.” el-Mülk, 3-4 Ayrıca Cenâb-ı Hak, bütün bu canlılara öyle husûsiyetler vermiştir ki, benzer gıdâlarla beslenenler dahî farklı mahsuller meydana getirmekte ve bunlar da hayatı bütünüyle mümkün kılacak şekilde birbirlerini tamamlamaktadır. Meselâ yeşil bir dut yaprağını sığır veya koyun yese, ondan et, süt ve yün hâsıl ettiği hâlde, küçücük bir kurtçuk olan ipek böceği aynı yapraktan ipek istihsâl etmektedir. Aynı şeyi bir cins geyik yese, ondan misk yapar. Arının çiçek tozlarından bal yapabilmesi, kâinattaki en mükemmel varlık olan insanın iktidârı hâricindedir. Çiçeklerin topraktan bulup çıkardığı renkler, kokular ve hayat kudretini hâiz yapraklar, hiçbir kimyagerin muktedir olamayacağı hârika keyfiyetlerdir. Hayvan, otu et ve süt yaparken, insan bir kimya laboratuvarında tonlarca ottan bir gram et veya süt îmâl etmeye muktedir değildir. Akl-ı selîm sahibi bir insan bu kâinâtta nereye yönelse, Allâh’ın varlık ve azametini seyreder. Peygamber göndermek, onların diliyle, ilmiyle, ahlâkıyla beşeriyeti kemâle erdirmek, aralarından âlimler yetiştirmek gibi tecellîler, hep ilâhî lûtfun eseridir. Diğer taraftan insana binbir istifadeler takdîm ederek hizmet eden bütün ilimlerin neticesi de, nihâyet Allâh’ın varlık ve azametini gösterip beşere aczini tattırmak ve bulunduğu kulluk makamını idrâke yardımcı olmaktır. İnsan kendisine ve kâinâta insafla bakınca derhâl anlar ki, zâhir olan ilâhî kudret ve saltanat karşısında îmân etmemek ne kadar gülünç ve tuhaf olur! Gökyüzünde siyah ve beyaz delikler mevcuttur. Cenâb-ı Hak, müsbet ilmin yeni keşfettiği bu boşluklara şöyle yemîn etmektedir “Hayır! Yıldızların yerlerine yemin ederim ki, bilirseniz bu, gerçekten büyük bir yemindir.” el-Vâkıa, 75-76 Bugünkü ilmin henüz tespit edebildiği şu hakîkat ne kadar dehşet verici bir ihtişamla karşı karşıya olduğumuzu gösterir. Yıldızların doğduğu yere beyaz delik; öldüğü yere de kara delik adı verilir. Beyaz deliklerden küçük bir cisim çıkmakta ve ânî bir genişlemeyle gövdesinin trilyonlarca katı büyüyerek dev bir yıldız kütlesini meydana getirmektedir. Diğer taraftan dünyamızdan kat kat büyük nice dev yıldızlar da, vakti gelince kara deliklerin içine girip ölmektedir. Bu itibarla bizim semâmızı aydınlatan Güneş de bir gün “Güneş dürülüp ışığı kalmadığı zaman...”[3] âyetinde buyrulan gerçeği yaşayacaktır. O gün onun ömrü de sona erecektir. O gün elbette ki kıyâmet günü olacaktır. Oradan ötesi!.. İnsan için, derhâl secdeye kapanıp Allâh’a sığınmaktan başka bir çâre yok! Elhâsıl gören gözler idrâk eder ki, ilâhî saltanat karşısında bu dünya, fezâda yüzen milyarlarca, trilyonlarca tozdan sadece bir tanesidir. Dağlar, ovalar, okyanuslar ve insan da bu tozun içerisindedir. İşte bu acziyetiyle insan, kulluğu dışında sadece bir hiçten ibârettir!.. Okyanuslardan bir damla kabîlinden verdiğimiz bu misâller; Hâkim, Kâdir, Kayyûm, Rezzâk… bir varlığın mevcûdiyetini kabul etmenin mantıkî bir zarûret olduğunu ifâdeye kâfîdir. Fakat bu hakîkati görmek için basardan ziyâde basîretin, yani baş gözlerinden ziyâde gönül gözlerinin açık olması lâzımdır. Âyet-i kerîmede buyrulur “Hiç yeryüzünde dolaşmadılar mı? Zira dolaşsalardı elbette düşünecek kalpleri ve işitecek kulakları olurdu. Ama gerçek şu ki, gözler kör olmaz; lâkin göğüsler içindeki kalpler kör olur.” el-Hac, 46 Her Şey Hareket ve Değişim Hâlinde Düşünecek olursak, şu gördüğümüz âlemde her şey değişiyor. Bir sûretten diğer bir sûrete geçiyor. Meselâ nutfe alekaya, aleka mudğaya, mudğa et ve kemiğe dönüşüyor. Bu tür tahavvülât/değişim, yıldızlarda, gezegenlerde, madenlerde, bitkilerde, yani her şeyde oluyor. Atomun içinde muazzam bir hareket var. Elektronlar çok ince bir hesapla ve akla hayâle sığmayacak bir hızla dönüyorlar. Çekirdek elemanları olan proton ve nötronlar ise, çok daha küçük bir hacme sıkıştıklarından, hızları da elektronlara nisbetle fevkalâde yüksektir. Öyle ki saniyede yaklaşık kilometreyi aşan bir hızla dönerler. Bir milimetre kare kabul ettiğimiz bir toplu iğne başında yaklaşık 100 trilyon atom olduğunu hatırlarsak, kâinâttaki hareketleri idâre eden Yüce Zât’ın kudretini tam olarak anlamanın imkânsız olduğunu daha iyi idrâk ederiz. İşte bütün bu hareket ve değişimin meydana gelmesi için hakîkî bir müessire ihtiyaç vardır. O da Hallâk-ı Müteâl olan Allah Teâlâ’dır. Zira aklı hayrete düşüren şu hârikulâde hâllerin herhangi bir müessir olmadan meydana gelmesi veya şuursuz bir fâilden zuhûr etmesi, kesinlikle mümkün değildir. Bunları tefekkür ettiğimizde, eserden müessire intikal edebilmek için bir zerrenin bile kâfî olduğunu görürüz. Şâir bunu ne güzel ifâde eder Varlığın bilme ne hâcet küre-i âlem ile, Yeter isbâtına halk ettiği bir zerre bile. Şinâsî Aynı Maddeden Farklı Eserler Vücûda Geliyor Çevremizde gördüğümüz farklı varlıkların aslı hep aynıdır. Hepsi de maddeden vücûda gelmiştir. Farklı unsurlar hep aynı mâhiyetin parçalarıdır. Meselâ gök cisimleri de hep aynı maddeden meydana gelirler. Ancak her birinin kendine mahsus bir hüviyeti, vaziyeti, miktarı ve ömrü vardır. Bir kısmı soğuk, bir kısmı son derece sıcaktır… Azot, karbon, oksijen, hidrojen gibi elementlerden bitkiler ve hayvanlar meydana geliyor. Hâlbuki bu maddelerle hayat arasında ve hele ilim, irâde, kudret, işitme, görme gibi sıfatlar arasında aslâ bir münâsebet yoktur. İşte bütün bunlar, ilâhî sanat hârikalarıdır. Kâinâtta gördüğümüz bu kadar farklı ve mükemmel varlık, yüce kudret sahibi bir sanatkârın eseridir. Bu kadar sanat hârikasını meydana getiren bir varlığın sonradan olanlara benzemesi mümkün değildir. O, Vâcibu’l-Vücûd olan, yani varlığı zarûrî, kendinden ve ezelî olan Cenâb-ı Hak’tır. Her Şey Bir Gâye ile Yaratılmış Şu âlemde her şeyin bir hikmet ve fayda için yaratıldığı açıkça görülüyor. - Güneş ve Ay’ın ışığıyla Dünya üzerindeki mahlûkât aydınlanıp neşv ü nemâ buluyor. Dünya ve Ay’ın Güneş etrafında dönmesiyle vakitler meydana geliyor. Yer’in dönüşüyle mevsimler, seneler, gün ve geceler; Ay’ın dönüşüyle aylar husûle geliyor. - Devamlı teneffüs ettiğimiz hava, akciğere giderek kanı temizliyor. Vücûdumuzun her şeyden çok ona ihtiyacı olduğu için hava son derece kolay ve çok bulunuyor. - Rüzgârlar bulutları sevk ederek ihtiyaç olan yere yağmur götürüyor. Yine rüzgârlar, bitkileri ve ağaçları aşılıyor, sıcaklığı ayarlıyor, havayı temizliyor… - Aynı şekilde denizlerin faydaları da saymakla bitmez… Bütün bunların ve burada saymakla bitiremeyeceğimiz daha nice hususların, insan hayatındaki ehemmiyeti mâlûmdur. Dolayısıyla bunları ibret nazarıyla seyredip tefekkür eden bir insan şu neticeye varır ki, bütün eşyânın yaratılışında büyük bir hikmet ve gâye bulunmaktadır. Bunu tesâdüf olarak kabullenmek ise, akıl, iz’an ve insafın iptali demektir. Bunlar, ilim, hikmet, kudret ve azamet sahibi bir Zât’ın eseridir. O da Allah Teâlâ Hazretleri’dir. Hâsılı akl-ı selîm sahibi olup da tefekkür eden bir insanın Rabb’ini bulması, O’na ve bu ilâhî ihtişam ve azamete hayran olması gâyet kolaydır. Bu, selîm aklın ve berrak bir vicdânın en tabiî neticesidir. Bir insan, kâinâtta ve kendisinde olup bitenleri hakkıyla tefekkür etse, kâfir ise îmâna kavuşur, mü’min ise îmânına seviye kazandırır; mârifet ve muhabbet basamaklarında yol almaya başlar. Allah’a imanın Faydaları Cenâb-ı Hak, insanın fıtratına, yani yaratılışına îman etme ihtiyacını koymuştur. Bu sebeple, sahih bir îmâna sahip olamayan insan, mânen huzursuz olur. Kalbinde taşıdığı derin bir tatminsizlik hissiyle yaşar. Bunun yegâne çâresi, Cenâb-ı Hakk’ın gösterdiği şekilde îmân etmektir. Diğer taraftan, kendisini dâimâ gören, işiten ve bilen bir Allâh’a îmân eden kişi, güzel ahlâk sahibi olup, hakka hukûka riâyet eder. Bu sebeple de huzurlu bir hayat yaşar. Kimseye zarar vermediği gibi, kimseden de zarar görmez. Âhiretteki ebedî hayatı ise dünyasından daha güzel olur. Allâh’a böyle inanan kimse, hiç kimsenin görmediği bir yerde bile olsa, ahlâksızlık yapamaz. Çünkü Allah Teâlâ’nın kıyâmet günü kendisini hesâba çekerek amellerinin karşılığını -iyi veya kötü- mutlakâ vereceğini bilir ve ona göre hareket eder. Allâh’a îmân eden kişi, gurur ve kibirden korunur, tevâzû sahibi olur. Gurur ve kibir, insanlarda bulunan en kötü kalbî hastalıktır. Bütün tartışma, kavga ve mücâdelelerin altında hep kibir duygusu yatar. Dolayısıyla, kibirli kimse bir müddet sonra bütün dostlarını kaybederek yalnızlığa itilmeye mahkûmdur. Nitekim Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- “En büyük yalnızlık, kendini beğenmektir.” buyurmuştur. Tevâzû ise insanı süsleyen en güzel hasletlerden biridir. Allâh’a îman eden kişi, kendisinde bulunan her şeyin Allah tarafından lûtfedildiğini bilir. Bu sebeple de dâimâ tevâzû ve şükür hâlinde bulunur. Bu da onun insanlarla güzel geçinmesini ve herkes tarafından sevilmesini sağlar. Bunun yanında îman, başa gelen sıkıntı ve belâlara karşı büyük bir tesellî kaynağıdır. Îmansız insan sıkıntılar karşısında kendini harâb eder, kolay kolay tesellî yolu bulamaz. Mü’min ise elinden geleni yaptıktan sonra Allâh’a tevekkül eder ve teslîm olur. Güzel bir neticeyle karşılaşırsa şükreder, Allâh’ın rızâsını kazanır. İstemediği bir şeyle karşılaşırsa sabreder, yine Allâh’ın rızâsını kazanır. Yani her hâli onun için hayırdır. Bkz. Müslim, Zühd, 64 Allâh’a îmân eden ve bunun gereğini yapan kişi, ölümden çok fazla korkmaz. Îmansız kimse ise ölüm korkusuyla hayatını kendisine zehir eder. Bu dünyada huzur bulamadığı gibi âhirette de rahat yüzü göremez. Ölüm sonrasını hesâba katmadığından, dünyada eline fırsat geçtiğinde her türlü zarar ve ihâneti yapabilir. Ufacık bir menfaati için bütün dünyayı ateşe vermeyi bile düşünebilir. Allâh’a îman ve ibâdet, sıhhat açısından da faydalıdır. International Journal of Psychiatry in Medicine’ın Şubat 2002’de yayınladığı araştırmaya göre, mü’minlerin beraberce yaptığı ibadetlere sık sık devam edenlerin, kanser dışı sindirim hastalıklarına yakalanma ihtimalleri yarı yarıya daha azdır. Damar rahatsızlıklarından kalp krizi ve felç dâhil ölme oranları yüzde 21, solunum hastalıklarından ölme oranları ise yüzde 66 daha azdır. Bu araştırma şu husûsa dikkat çekiyor Dînin psikolojik faydaları giderek daha çok anlaşılıyor. Kişinin îmânı ve mâneviyâtı kuvvetlendikçe, rûhu endişe ve stresten uzaklaşıyor. Daha iyi kâbiliyetlere, güçlü sahiplenme duygusuna, daha berrak bir idrâke ve aydınlık bir hayata kavuşuyor. Dipnotlar [1] Bkz. el-Bakara, 18. [2] Bkz. İsmâil Fennî Ertuğrul, Îman Hakîkatleri Etrafında Suallere Cevaplar, İstanbul, 1978, s, 21-22. [3] el-Tekvîr, 1. Kaynak Osman Nuri Topbaş, Hak Din İslam, Erkam Yayınları İslam ve İhsan
“Aşağıdaki ayetle ilgili bir afiş hazırlayınız. “Ey iman edenler! Allah’a, Peygamberine, Peygamberine indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği kitaba iman edin…” Nisâ suresi, 136. ayet.” ulaşabilmek ve dersinizi kolayca yapabilmek için aşağıdaki yayınımızı mutlaka ayetle ilgili bir afiş hazırlayınız. “Ey iman edenler! Allah’a, Peygamberine, Peygamberine indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği kitaba iman edin…” Nisâ suresi, 136. ayet.Cevap Bu etkinliği siz yapabilirsiniz.“Temel Dini Bilgiler İslam 1 Ders Kitabı Cevapları MEB Yayınları Sayfa 23” ile ilgili aşağıda bulunan emojileri kullanarak duygularınızı belirtebilir aynı zamanda sosyal medyada paylaşarak bizlere katkıda bulunabilirsiniz. ☺️ BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
allaha iman ile ilgili ayetler